• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Geniş Arazide Bir Ben’den:

“Hatıralar ışığa benziyor.”

Dünyanın Kasım'a Görünüşü'nden üç yıl kadar sonra, Sema Aslan'ın Geniş Arazide Bir Ben adlı yeni romanı önümüzdeki hafta İletişim Yayınları tarafından basılıyor. Romandan kısa bir bölümü Tadımlık olarak sunuyoruz...

K24

@e-posta

TADIMLIK

14 Kasım 2024

PAYLAŞ

(…)

Aradığında “Babacım,” diye açtım telefonu geçenlerde. Belki hiç tuhaf değil fakat sanki yine de biraz tuhaf. Niye aklımdasın baba? Beni burgacına almış götürüyor hikâyeleriyle, tıpkı eskisi gibi. Yosunlansın istiyorum, yosun tutsun babam. Ama işte elini kolunu kullanıyor, telefonuna uzanıp beni arıyor, sık sık arıyor. Bana sevgisini yüzüme bakıp gözlerini kırparak gösteriyor. Daha fazlasına lüzum yokken son birkaç aydır dokunuyor da, beklenmedik bir anda kolunu omzuma atıyor, yanağımdan öpüyor. Çok uzatmıyoruz – ben sadece izin veriyorum, karşılık vermiyorum. Galiba benden biraz çekiniyor. “Duyarsan beni yersin diye hiçbir şey anlatmadım sana,” dedi son hikâyesi ortalığa saçıldığında. Nasıl yerim? Nasıl yiyorum babamı? Bir ihtimal, açıksözlülüğümle. Nadiren ortaya çıksa da korkusuz açıksözlülüğümle. Bazı bazı kendimi anlatırken buluyorum, babama şunu şunu söyledim, diye, dan dan dan. Sonra da inanmaz bir sesle ekliyorum: Nasıl söylediğimi ben de bilmiyorum. Gizli bir keyif var bunun altında. Kolayına söylenemeyecek olanı gözümü kırpmadan söylemişim. Kendi sesimi duyduğumda heyecana kapılıp kekeleyebilirim, onlarca kez başıma geldi. Yine de dosdoğru şunu şunu şunu söyledim, teklemeden, açığı olmayan mantığını kurarak onu savunmasız bıraktım, diyorum. Babamı böyle yiyorum, böyle yedim bence. Aramızdaki sessizlik, zorunlu olmadıkça konuşmama âdeti, konuşmanın yüz göz olmaya tercüme ettiğim bize has sarsak eylemliliği, keyfimin ve hatta gönenmenin nedeni. İnsanın, kurup kurmadığına bile emin olmadığı bir cümleyi hatırlamasındaki saçmalığı şimdi görebiliyorum. Hikâyelerinin bana yanaşmasına niye izin verdin? demedikten sonra ne önemi var? Dan dan dan konuşmuşum, konuşmamışım, ne önemi var? Kınıyorum kendimi. Üstelik, cesaretin varsa, diyorum, git başka yerlerde de, başka insanlarla da konuş; yanlışı olanlara yanlışınız var, yanlış yapanlara yanlış yaptınız de, bunu bunu bunu, şu şu nedenlerle yanlış yaptınız, dan dan dan. Selvi’nin babasına mesela, gidip konuşabilirdim. Kaç kere gördüm gözetleme deliğinden; Selvi’nin tek omzu, tek kolu, tek bacağı antrenin ışığı altında. Göremediğim yerlerini, vücudunun diğer yarısını babası perdeliyor. Her gün ince ince hesaplanmış bir düzene uyar gibi gidip gelen babası. Önce binanın içinde yankılanan bir horultu ya da homurtu, bilmiyorum, kaba ve kontrolsüzce serbest bırakılmış bir ses, sonra Selvi’nin kısa ve acılı bağırtısı... Yıllardır Selvi’nin görmediğim yüzündeki şaşkınlığı, korkuyu; nefes almayı bıraktığını, yüzünün çarpıldığını, bedeninin donduğunu hayal ediyorum. Beklenmedik, ani hücum karşısında şaşkın, korkmuş, başına gelenin ne olduğunu anlamamış, nefesi kesilmiş, ansızın uykudan uyandırılmış ya da ansızın suya batırılmış, ansızın olduktan sonra ne olduğu önemli değil, ansızın kopan bir kahkaha ya da ansızın allaşan yanaklar, ansızın olmuş işte, sık sık tekrarlansa da bu da öyle, ansız tokatlar, ansızlık olup yapışmış yüze, unutulmayacak olması ondan. Haksızlığı, adaletsizliği çağrıştırması ...da, ondan. Nefesin tutulması ve bir süre salıverilememesi. Utanç ve küskünlüğün kardeşçe, dostça yan yana gelebilmesi. Kendiminkiyle de Selvi’nin babasıyla da konuşmuş değilim. Dan dan dan lafları anca hayalimde, kendi kendime söylerim.

Selvi’nin yüzüne inen tokatlar bir gün benim de yüzüme inecek korkusuyla yaşadım yıllarca. Böyle bağlantılar kurmanın en büyük kusuru, özgünlükten uzaklaştırması insanı. Yine de hep kabahat işlemekten, bilerek ya da bilmeyerek bir şeyi yanlış yapmaktan, bir güzeli sakatlamaktan, bir doğruyu bozmaktan, bir akanı tıkamaktan, dahası, geri alamayacağım bir hata yapmaktan korkuyorum. Bunu kesinkes yapabileceğimi düşünmesem de, bundan kesinkes korkuyorum. Peki ya tokat? Hadi suç işledim, diyelim ki suçluyum, ya tokat? O niye? Sevgilim benim suçumdan korktuğu için bana tokat atar belki, diye düşünüyorum sık sık. Başka bir ihtimali aklıma getirmek istemiyorum. Çeşnisi olmayan, dümdüz bir bağlantı, bu kurduğum.

Hiçbir seferinde gitmedim Selvi’nin yanına, korkumdan gidemedim. Hem, gitseydim bir şey söylemem gerekirdi. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum ve hep yorgun hissediyordum. Tetikte olmaktan yorulduğumu, kalbimin doğasının değiştiğini; dikenimsi bir organa dönüştüğünü söyleyebilir miydim Selvi’ye? “Adama bak,” diyordu annem, “kıza tuzak kuruyor.” Her dayaktan sonra aynı şey olurdu. Ben Selvi’nin perdelenmiş yarısını, bölünmüş Selvi’yi gördüğümü unutmaya, yorulmuş kaburgamı, yorulmuş boynumu, yorulmuş parmaklarımı düşünmemeye çalışırdım, annem tuzaklar hakkında konuşurdu. Selvi’yle ikimiz ölümüne yalnızdık. Birbirimizin hayatında olmamızın bir değeri var mıydı, bugün bunları düşününce şüpheye düşüyorum.

Hatıralar ışığa benziyor. Ondan mı, filmlerde geçmiş anımsandığında ekranda önce sis beyazı görülür, sonra sis yavaşça dağılır ve anımsanan sahne şimdiki zamana ait olmayan özel bir ışık altında belirir. Pusu alınmamış bir ışık. Şimdiyle geçmiş arasındaki geçişler ışığın değişimiyle anlaşılır. Hatıralarım bir ışık demeti gibi biçmeden geçmiş, her bir hatıra parçası bu biçmenin etkisiyle ayrı ayrı yollara dağılmış, ben o hatıra parçacıklarının, o zayıf, o kırılgan bilmelerin peşine düşmüşüm. Menzili farklı farklı hatıraların peşindeyken, birdenbire utanarak, o erime ulaşsam da hatıraya ulaşamayacağımı görmüş, hiç ummadığım bir anlayışa varmışım: Hatıra parçacığının anlamını asla kavrayamayacağıma. Annemin fotoğrafları yanımda. Saman sarısı büyük zarfın ön yüzünde “Annem, Elif” yazıyor. Ben yazmışım. Ben yazmıştım. Evden çıkmadan hemen önce arşiv yığınının içinden çekip aldığım zarfı niye çantama koydum bilmiyorum. Annemin ölümünden beri bakılmayı, tasniflenmeyi ve albüme yerleştirilmeyi, kaldırılmayı bekleyen fotoğraflar neden bunca zaman sonra, şimdi yanımda? Doğrusu, düşüncelerimi cıvıltarak yayılmayacağımı, hatıralar ve hatırlamak üzerine düşüneceğimi bildiğim için, öyle sanıyorum ki sezgisel bir kararla yanıma aldım – kimbilir, belki yerinde bir karardır bu.

(s. 28-31)

Sema Aslan
Geniş Arazide Bir Ben
İletişim Yayınları
Kasım 2024
75 s.
 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Geniş Arazide Bir Ben
  • Sema Aslan

Önceki Yazı

SANAT

Deniz Aktaş ile söyleşi:

Kent hafızasının travmaları

“Üzerine düşünmemiz gereken bir tür köksüzleşmedir: ulus köksüzleşmesi. Ulusun yerinde artık köksüz, çürümeye meyilli bir kitle var. Hafızasızlığımızın ve bu kadar çok travma yaşamamızın nedeni de bu. Her seferinde daha çok kırıklar ve kırgınlıklar oluşuyor. Nefessiz kalıyoruz.”

ABDULLAH EZİK

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 46

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Adamım Jeeves / Bilge Karasu’yu Düşünmek / Bir Hikâyem Var / Faşizmin Yeni Yüzleri / İstanbul’un Sahipleri / Jül Vern Seyahat Acentesi /  mono-logos / Politik Bir Samuel Beckett mi? / Suyun ve Sükunetin Kitabı / Unutulan Geçmiş

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist