• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Fredric Jameson (1934-2024):

Kendi kendini yoldan çıkarmak

“Tıpkı Edward Said gibi Jameson’un da ‘50’li, ‘60’lı yılların sert kurama ve Marksizme epeyce kapalı Amerikan akademyasında radikal, eleştirel düşüncenin hakkını 'söke söke aldığı' söylenebilir. Böyle bir özerklik ve itibar kazanmasında yine Said gibi düşünce menzilinin genişliği rol oynuyordu...”

Fredric Jameson. 1988, Duke Üniversitesi.

ORHAN KOÇAK

@e-posta

PORTRE

26 Eylül 2024

PAYLAŞ

Jameson’un çok sevdiği ama imge dünyası açısından kolonyalizm ve emperyalizmle ilişkilendirmekten geri durmadığı büyük modernist şair Wallace Stevens’la ortak bir özelliği vardı: İkisi de bazı en parlak yapıtlarını ölüme yaklaştıkları yıllarda yazmışlardı. 1955’te yetmiş beş yaşında göçen Stevens, Transport to Summer (1947, “Yaza Taşınma”, şiir), Auroras of Autumn (1950, “Sonbahar Kutup Işıkları”, şiir), The Rock (“Kaya”, son şiirler) ve The Necessary Angel: Essays on Reality and the Imagination (1950, “Zorunlu Melek: Gerçeklik ve Hayalgücü Üstüne Denemeler”) adlı kitaplarını ömrünün son on yılına sığdırdı. Jameson ise tam da yetmişlerindeyken bir tür ikinci gençliğe taşınıyordu: Geleceğin Arkeolojileri: Ütopya Denen Arzu ve Başka Bilimkurgular (2005), Modernist Defterler (2007), Türkçeye Diyalektiğin Birleştirici Güçleri diye çevrilen “Diyalektiğin Birleş(tir)me Değeri” (2009), Hegel Varyasyonları (2010), Kapital’i Sahnelemek (2011), Gerçekçiliğin Çelişkileri (2013), Antikler ve Postmodernler (2015), Bir Amerikan Ütopyası: İkili İktidar ve Evrensel Ordu (2016), Alegori ve İdeoloji (2019), Benjamin Dosyaları (2020) ve Adorno’nun estetiği üzerine Mimesis, Dışavurum, Konstrüksiyon: Estetik Teori Semineri (2024) – hepsi birer-ikişer yıl arayla birbirini izledi.

Bu gözü dönmüş geç verimlilik nasıl açıklanabilir? İhtiyarlığa ve ölüme “meydan okuyordu” diyenler çıkacaktır. Belki telaşlı olduğu da söylenebilir: Azalan zamana mümkün olduğunca çok şey sığdırmak – Stevens’ın geç veriminde çok uzaktan hissedebildiğimiz bir tasa. Ama bunlar adamın kişisel özelliklerini ve psikolojisini aşan daha bir nesnel işleyişin üstünü örtmemeli: Sürekli dolan ve sürekli boşalan bir cihazı andırıyordu; yoğunluk ve gücünü ustalarından, J.P. Sartre’dan öğrendiği bir “Tarih” ile sürekli al-ver ilişkisi içindeydi. Kendini tarihin cereyanlarına, soğuğuna sıcağına kasıtlı olarak maruz bırakıyor, kendi kendini yoldan çıkarmaktan çekinmiyor, hatta zevk alıyordu. Çok titiz, kılı kırk yaran bir yazardı; düşüncelerini sadece sözcüklerle değil, Adorno gibi cümlenin ve paragrafın ritmiyle de aktaran bir üslupçu – ama aynı zamanda akışkan ve “erişilebilir” bir öğretmendi: Ders-dışı eğitim anlayışı, kendini ilk kez “68” döneminde Kaliforniya Üniversitesi’nde öğrencileriyle birlikte kurduğu “Marksist Çalışma Grubu” ile ortaya koymuştur.

Stevens’la bir ortak nokta daha: İkisi de ancak yıllarca bekledikten sonra açan bir saburluk çiçeği, bir “late bloomer” filan değildi. Erken yapıtları da göz kamaştırıcıydı; şairin Harmonium’u (1923), eleştirmenin Sartre: Bir Üslubun Kökenleri (1961) veya Marksizm ve Biçim (1971) kitapları ve şüphesiz Siyasal Bilinçdışı (1981).

Jameson, Küba Devrimi’ne destek ve ardından anti-nükleer ve savaş karşıtı hareketler içinde yaklaşmıştı sosyalizme. Yale’de Erich Auerbach’ın yanında Sartre’ın üslubu üzerine doktora yaparken Mimesis yazarından sanatsal biçim ve figürasyonla toplumsal ve kültürel yapılar arasındaki ilişkiye dair bir duyarlık tevarüs etti. Sartre’ın Diyalektik Aklın Eleştirisi’ni (1960) okurken tarihsel maddecilikle ilgili ilk ciddi eğitimini aldı. Sonra doktora eğitimi sırasında kaldığı Almanya ve Fransa’da “Batı Marksistleri” diye bilinen kuramcı ve politikacıların yapıtlarıyla tanıştı: Lukács, Ernst Bloch, Benjamin, Adorno, Marcuse, Gramsci, Alexander Kluge… ve şüphesiz Bertolt Brecht. (Ama bu sonuncuyu çok sevmesine rağmen, şakacı bir mizaca sahip olmadığı da belirtilmeli. O da Hegel ve Adorno gibi ironiye karşı hep mesafeli kaldı. Alay etmeyi değil, anlamayı ve içermeyi seviyordu, gerektiğinde de püskürtmeyi.)

Tıpkı Edward Said gibi Jameson’un da ‘50’li, ‘60’lı yılların sert kurama ve Marksizme epeyce kapalı Amerikan akademyasında radikal, eleştirel düşüncenin hakkını “söke söke aldığı” söylenebilir. Böyle bir özerklik ve itibar kazanmasında yine Said gibi düşünce menzilinin genişliği rol oynuyordu: ‘70’li yıllarda sadece “Freudo-Marksizmin” ve Lacan’ın değil, hermenötik’in, yapısalcılığın, (Levi-Strauss’tan çok, Greimas) Foucault, Lyotard ve Derrida’nın düşüncelerinin de ABD’deki edebiyat ve beşerî ilimler fakültelerinin gölgeli, durgun, nemli ortamına nüfuz etmesini sağlayanlardan biri oydu. Bloch veya Adorno’yla ilişkisinden farklı olarak, Jürgen Habermas’ın tümünü “Nietzsche müritleri” olarak yaftaladığı bu post-yapısalcı yazarlara yaklaşımı daha eleştirel, daha polemikçiydi. Ama bunu ancak onları anlayarak ve onlardan yararlanarak yapabileceğini de biliyordu. Dolayısıyla Derrida’nın son yıllarında Marx’a yaklaşarak anti-neoliberal bir siyasal tutum almasına özel bir değer biçmek zorunda hissetmedi kendini.

Frankfurt Okulu’nun Horkheimer, Pollock veya Marcuse gibi kuramcılarından farklı olarak, Sovyetler Birliği ve Çin’e karşı açıkça polemikçi bir tavrı olmadı hiç (“Stalinist” diye diş gıcırdatanlar da oldu zaman zaman). Çinli yazarların, Yuriy Lotman gibi Sovyet yapısalcı eleştirmen ve dilbilimcilerin “Batı”da tanınması için çabaladı. Son döneminde Duke Üniversitesi’nde çeşitli programlar yönetirken, özellikle Latin Amerikalı ve Afrikalı Marksist ve anti-emperyalist kuramcılara alan açtı.

Pek beklemediği çevrelerden bazı “talihsiz” hücumlara maruz kaldığını da biliyoruz: Hindistanlı parlak Marksist kuramcı ve eylemci Aijaz Ahmad’la “Üçüncü Dünya edebiyatı ve ulusal alegori” tartışması buna örnektir: Jameson “Üçüncü Dünya” yazarlarının kolonileştirilme ve gecikmiş bağımsızlaşma tarihinin onları zorunlu bir “görevlendirilmeyle” karşı karşıya bıraktığını, bu tarihi görmekten muaf olabilen emperyalist ülke yazarları gibi davranmalarının zor olduğunu (“Türkiye kendi evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkânı tanımıyor”) anlatmaya çalışıyordu; böyle bir çaba içinde birtakım “detayların” kaçırılması doğaldı. Ahmad, kendisi bu yükten azade olan Jameson gibi bir emperyalist ülke yazarını bütün Üçüncü Dünya yazarlarını aynı kalıba sokmakla eleştiriyordu. Her bakımdan kısır ve “talihsiz”…

Açık olmadığı veya “daha az açık” olduğu bir olgu yok muydu kültürel evrende? Vardı şüphesiz. Tıpkı akranı Perry Anderson gibi o da Proust’a fazla hayran değildi. Manzoni’nin Nişanlılar’ından sonra İtalyan edebiyatını pek izlememiş gibiydi. Tarihsel romanın 20. yüzyılda yozlaşarak basit serüven romanına dönüştüğünü söylerken, Anderson’un yücelttiği Giuseppe di Lampedusa’nın Leopar romanını büsbütün ıskalıyordu. “Üçüncü Dünya ve ulusal alegori” tezini savunurken, Satyajit Ray veya Yasujiro Ozu gibi “cuk oturan” yönetmen örnekleri vermeyi ihmal etmişti, ilh. Daha yazacak ne çok şeyi vardı!

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • fredric jameson

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Bin Yayla:

Bir problem olarak okuma (ve yazma)

“Okumayı yazmadan ayırmak nafile bir çabadır ve tersi de aynı şekilde geçerlidir. Okumadan yazılamayacağını herkes bilir, ama daha az bilinen, yazmanın da bir tür okuma olduğudur.”

HASAN CEM ÇAL

Sonraki Yazı

DENEME

“Daima tarihselleştir!”:

Paris’teki Amerikalıları bile…

“Gerçeğe yaklaşabilmemiz için 'Daima tarihselleştir!' diyen Marksist düşünür Fredric Jameson, ta seksenlerde kültür sanayisinin bugünlerini öngörmüştü. Netflix ve gündemdeki temcit pilavı dizileri üzerine yazmayı düşünürken onu kaybedince, yazı farklı bir hale büründü...”

TAÇLI YAZICIOĞLU
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist