• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Filistin, mon amour (III):

Apartheid’a karşı sesler

“Şu anda Filistin’de apartheid ve ‘yüzün silinmesi’ en üst noktalara çıkmışken, İsrail’de bazı kesimler ‘izin verilebilir soykırım’dan bile bahsedebilecek kadar arsızlaşmışken, Filistinlilerin uğradığı ayrımcılığı gösteren ve onların birer yüzünün, sesinin ve kimliğinin olduğunu hatırlatan ya da ‘haykıran’ hareketler ve eylemler çok önemli.”

"This is Not An Exhibition", The Palestinian Museum.

AHMET ERGENÇ

@e-posta

HER ŞEY

7 Mart 2024

PAYLAŞ

Daha önceki iki yazıda Gazze’de yaşananlarla geçmişteki şiddet simgeleri (Guernica ve Auschwitz) arasındaki can sıkıcı benzerlikten bahsedip yaşanan şiddetin korkunçluğuna dikkat çekmeye çalıştım. Tarihte lanetlenen şiddet türlerinin bugün ‘meşru’ bir şekilde uygulanabiliyor olmasının akıl almazlığı beni bu yazıları yazmaya sevk etmişti. Ama bu şiddet karşısında yapılanlardan da bahsetmek gerekiyor. Gazze’de yaşananlar her ne kadar insanı çaresiz bıraksa da, Filistin için yapılan bütün destek eylemleri (hem siyasi hem kültürel destek) bu çaresizliği bir parça olsun azaltıyor. Havasız bir odada açılan bir pencere gibi.

Önce Filistin’de 1948’den bu yanan yaşanan şeyin adını koyarak başlayalım. İsrail devleti iki hamle üzerine kuruluydu: 1) Filistinlileri yerinden edip Filistin dışında sürgüne gönderme ve 2) Filistinlileri Filistin içinde başka yerlerde ‘mülteci’ kamplarına gönderme. Filistin dışına gönderilenler bir sonsuz sürgüne mahkûm edilirken, Filistin içinde kalanlar mülteci kamplarında ‘ikinci sınıf’ muamele gördüler, en temel haklardan mahrum bırakıldılar. (Bu arada, bilmeyenler için bir not: bugün hâlâ ‘mülteci kampı’ diye anılan birçok yer onlarca yıllık bir geçmişe sahip mahallelerdir; kalıcı kamplar da denebilir bunlara.)

Filistin içinde kalanlar halen tam bir sömürge hayatı yaşıyorlar. Mesela Filistin’in kendi para birimi, kendi bağımsız pasaportu, kendi ordusu yoktur ve Filistin vatandaşları da bu nedenle İsrail kontrolü altındadır. Bu duruma da ‘settler colonialism’ yani ‘yerleşimci sömürgecilik’ denir. Bu kolonyalizm türünde yerleşimciler (bu durumda Filistinlilerin köylerine, kasabalarına ve şehirlerine ‘yerleşen’ İsrail vatandaşları) ‘yerli’ halka göre daha üstün haklara sahiptir. Ya da tersten söyleyelim: Filistinliler her zaman daha kısıtlı haklara sahiptir. İfade özgürlüğünden seyahat özgürlüğüne kadar bir dizi temel hakkın ihlal edildiği bu sisteme de açıkça ‘apartheid’  denir, yani ‘ırk ayrımcılığı.’ Malumunuz, bu terim Güney Afrika’da yaşanan ‘ırk ayrımcılığı’nı tanımlamak için kullanılmıştı, ama daha sonra dünyadaki benzer ‘ayrımcılıklar’ için bir metafora dönüştü. Apartheid’dan bahsetmek lazım, zira bugün Filistin’de yaşanan şiddetin sürdürülebilmesinde ‘apartheid’ mantığının payı büyük.

İbranice ve Arapça "Hoş geldiniz – Kudüs sakinleri için yaya geçidi" yazan tabelanın bulunduğu Kalandiya kontrol noktasında Filistinliler şehre ulaşmaya çalışıyorlar, 2019. Fotoğraf: Anne Paq/Activestills.org

Yıllar önce Filistin’e gittiğimde açık apartheid örnekleriyle karşılaşmıştım. Mesela birçok Filistinli (hem de Batı Şeria’daki görece liberal atmosfer içindeki birçok Filistinli) seyahat özgürlüğüne sahip değildi: check-point’ler birçok Filistinli için bir sorgulama ve zulüm merkeziydi. Güney Afrika’daki ‘apartheid’ zamanlarından kalma bazı görsellerde ‘bu plaj sadece beyazlara aittir’ gibi tabelalar da görülüyor. Aynı şeyi ben Filistin’de gördüm. Dünyanın en eski şehri Jericho’da mesela, Filistinlilerin sahil şeridine girmeleri ve dolayısıyla ‘yüzmeleri’ yasaktı. Bunu anlatan gencin yüzündeki o çaresiz hüznü her zaman hatırlayacağım.

Apartheid, gündelik yaşamda feci ayrımcılıklara yol açmasının dışında, aslında ayrıcalıklı olanlara şunu söyler: Karşınızdaki kişi eşitiniz değildir, kolayca şiddete maruz bırakılabilir bir varlıktır. Judith Butler’ın bahsettiği ‘kırılgan hayat’ da böyle bir şeydir: Tehlikede hayat, güvencesiz hayat, şiddetin eşiğindeki hayat. Filistinliler bu ‘apartheid’ rejimi altında daimi bir şiddet rejimi altındalar, daimi bir ‘kırılgan hayat’ yaşıyorlar. Açık söyleyelim: ‘apartheid’ bazı kökenlerden kişilerin tam anlamıyla ‘insan’ olduğunun da reddidir, yani açıkça ırkçılıktır. İsrail’deki bazı ‘radikal’ grupların “Araplara ölüm!” diye slogan attıklarını unutmayalım. Apartheid’ı Levinas’ın ‘yüzün reddi’ dediği şeyle birlikte de düşünebilirsiniz. Etik bir yaşamın imkânları üzerine çok düşünen Levinas, şiddet ve öldürme durumunda ‘yüzün silinmesi’nden bahseder. Karşınızdaki kişiyi anonimleştirebilir, ‘yüz’ünü ortadan kaldırabilirseniz, onu öldürebilirsiniz. Tıpkı Auschwitz’te olduğu gibi, tıpkı Gazze’de olduğu gibi.

Şu anda Filistin’de apartheid ve ‘yüzün silinmesi’ en üst noktalara çıkmışken, İsrail’de bazı kesimler ‘izin verilebilir soykırım’dan bile bahsedebilecek kadar arsızlaşmışken, Filistinlilerin uğradığı ayrımcılığı gösteren ve onların birer yüzünün, sesinin ve kimliğinin olduğunu hatırlatan ya da bu durumda ‘haykıran’ hareketler ve eylemler çok önemli. Burada ‘apartheid’e karşı çıkarılan bazı seslerden bahsetmek de bu yüzden önemli.

Önce film dünyasından bir ses: Berlin Film Festivali’nde Başka Ülke Yok adlı filmiyle ödül alan Yuval Abraham, ödül konuşmasında apertheid’a karşı tarihî bir eleştiri yaptı; şöyle: “Ben İsrailliyim, (filminin yardımcı yönetmeni Basel Adra) Basel ise Filistinli ve sadece iki gün sonra eşit olmadığımız bir ülkeye döneceğiz. Ben sivil düzen altında yaşıyorum, Basel ise askerî düzende. Birbirimize sadece 30 dakika uzaklıktayız. Benim oy kullanma hakkım var, onun yok; benim bu ülkede özgürce hareket etmeme izin veriliyor, Basel ise milyonlarca Filistinli gibi kilit altında ve işgal altındaki Batı Şeria’da. Aramızdaki bu eşitsizlik sona ermeli.”

Abraham’ın bu apartheid-karşıtı konuşması dünyada yankı uyandırdı, çünkü bunu bir İsrail vatandaşı söylüyordu. Ama buna rağmen İsrail medyası Yuval Abraham’ı da anti-semit ilan etti ve Abraham akabinde ölüm tehditleri aldı. Anti-semitizm paranoyasının bir ifade yasağına, yeni bir faşizme nasıl dönüştüğünü çok iyi gösteriyor bu olay. Apartheid’a dikkat çektiği için ölüm tehditleri alan bir diğer kişi de Filistinli model Bella Hadid oldu bu esnada. Instagram hesabında ‘Filistin’imi Özgür Bırakın’ (Will You Free My Palestine) diye bir paylaşım yaptıktan sonra “anti-semit” olduğu gerekçesiyle bir sürü saldırı ve tehdide maruz kaldı.

Soldan sağa: Yuval Abraham, Basel Adra, Bella Hadid ve Instagram'daki paylaşımı...

Bu tip saldırı ve tehditler kültür-sanat dünyasında çok yaygın. Benzer hareketleri Avrupa ve İngiltere’deki birçok festival ve kurumda gördük. Bu feci atmosfer, bu kültürel şiddet içinde Filistin Müzesi yaşanan şiddete yönelik bazı sergiler düzenliyor. Şu anda ‘Bu Bir Sergi Değildir!’ adlı sergide Gazze’de yaşanan şiddetler gösteriliyor. Uzaktan da olsa ilgileniniz.

Bir Filistin’e destek organizasyonu da İstanbul’da yapılıyor. Depo’da Saturdox’la birlikte düzenlenen “Yok Olmaya Karşı: Filistin Filmleri” adlı belgesel günleri Filistin’deki ‘eski’ hayatı gösteren politik ve dokunaklı filmlerle dolu. Program tanımı şöyle:

“Programda yer alan filmler; Filistinlilerin 7 Ekim 2023 öncesinde Gazze’deki gündelik yaşamlarının olağanüstü koşullarından Batı Şeria’da İsrail askerleri tarafından maruz bırakıldıkları baskıya, Siyonist şiddete ve Filistinlilerin mücadelesine tanıklık ediyor. ‘Yok Olmaya Karşı: Filistin Filmleri’, İsrail ve müttefikleri tarafından geçtiğimiz dört aya sıkıştırılmaya çalışılan işgalin tarihine daha geniş bir zamansal perspektiften bakmayı amaçlıyor.”

Kültür alanında böyle Filistin-yanlısı hareketler önemli, zira birçok festivalde ve arenada ‘anti-Semitizm’ söylemi etrafında bir ifade ve destek yasağı söz konusu. Filistin’e dair yayın yapan iki dergiyi de bu anlamda önemli buluyorum. Birincisi, sık sık Filistin’e dair yayınlar yapan Markaz ve diğeri de yeni kuşak Filistin edebiyatını yaygınlaştırmak için kurulmuş olan Fikra adlı dergi. Bu yayınları takip etmek de Filistin’e desteğin bir yoludur.

Bu arada, kültür dışında, geçtiğimiz hafta ilginç bir Filistin’e destek haberi daha geldi. Malumunuz, bazı markaları boykot yönünde birçok çağrı var BDS hareketi kapsamında. Bu sefer bir boykot yerine bir ‘destek’ gördük: İsveç’te ‘Palestine Cola’ üretildi, malum diğer kolalara alternatif. Gelirleri Gazze’ye bağışlanacak bu kolanın sloganı da iyi: “Herkes için özgürlük.” Konuşma ve açıklamaları yasaklamaya çalışanlar, bu ‘alternatif’ içeceği de yasaklayacak mı, merak ediyorum.

Bir sonraki yazıda Filistin’e dair yazan yeni ve kuşak yazarlardan, kayda geçen Filistin hikâyelerinden ve anlatmanın bu kültürel direnişteki öneminden bahsedeceğim.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • filistin
  • Filistin direnişi

Önceki Yazı

HER ŞEY

Akademide Digital Humanities eleştirileri ve imkânları:

Dijital beşeri bilimler bir fiyasko mu?

“Dijital beşeri bilime getirilen önemli eleştirilerden biri, veri bolluğu üzerinedir. Sayısal bilimlerde bile yeni yeni tanımlanan ve tartışılan big data gibi kavramları telaşla beşeri bilimlerin kucağına bırakmak diğer disiplinlere 'bizler de buradayız!' demekten öteye gitmiyor. Bir yandan da tarihçilerin analizler yapmasına imkân tanıyacak ve aynı zamanda da big data kavramına karşılık gelecek veri setleri bulunmuyor.”

AGAH ENES YASA

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Uzaklarda kalmış çokkültürlü bir geçmişi Rus oryanyalistlerin gözünden okumak

“Etnik kökenlerinden bağımsız tabi oldukları devletin (Rus İmparatorluğu) ve dilin (Rusça) çerçevesinde Osmanlı Batum’unu, Rize ve Artvin ile Van-Bahçesaray bölgelerini ziyaret eden üç Rus oryantalistin çalışmaları çokkültürlülük ekseninde derin ve (paradoksal bir şekilde sükûnet vaat eden) sarsıcı okumalara gebedir.”

SUAT BARAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist