Felsefi Şiir:
2000’li Yılların Poetikası
Yücel Kayıran'ın Felsefi Şiir adlı kitabının genişletilmiş yeni baskısı Everest Yayınları tarafından önümüzdeki günlerde basılıyor. İlk kez müstakil olarak yayımlanacak olan kitaba yazarının yazdığı önsözü Tadımlık olarak sunuyoruz.
Felsefi Şiir, kitap bütünlüğünde, ilk defa 2007 yılında yayımlandı ve geçtiğimiz yıllara kadar üç baskı yaptı; bu, dördüncü baskıdır. Bir poetika kitabının dördüncü baskıya ulaşması, şiirimizin tarihinde pek ender rastlanan bir durumdur. Bununla birlikte bu dördüncü baskı, önceki baskılardan oldukça farklı; bu gözden geçirilmiş ve genişletilmiş baskıda ilk defa burada yayımlanan yazılar mevcut. Ayrıca, Felsefi Şiir, ilk üç baskısında Evet, Etik! kitabımla birlikte yayımlanmıştı. Yani Felsefi Şiir, ilk üç baskıda, iki kitaptan (Felsefi Şiir ve Evet, Etik!) oluşuyordu. Şimdi bu iki kitap birbirinden ayrıldı ve Felsefi Şiir ilk defa müstakil olarak basılıyor.
Felsefi Şiir’in ilk baskısının yapıldığı yıllarda, bu iki kitabın birlikte, yan yana ya da arka arkaya çıkmasını istiyordum. Bunun nedeni, Evet, Etik!’te yer alan yazıların, bir yandan o dönemdeki şiir ortamımıza ilişkin olup bitene eleştirel bir yaklaşım geliştirirken, diğer yandan felsefi şiir anlayışının çeşitli emarelerinin ortaya çıktığı yazılar toplamını içeriyor olmasıydı. Bu iki kitabın hem ruhu hem de düşünsel yönelimi bir devamlılık arz ediyordu. Yayınevinin önerisiyle birlikte basıldı. Ama bu durum da Evet, Etik!’in görülmesini ve müstakil bir kitap olarak vücut kazanmasını biraz engelledi.
Felsefi Şiir, kitap olarak 2007 yılında yayımlandı ama poetikanın dile getirilişi ve şiirimizin kamuoyuna sunuluşunun tarihi, Şubat 2003’tür. Felsefi şiir poetika ya da şiir anlayışı, bir dosya olarak, ilk defa Hürriyet Gösteri dergisinin Şubat-Mart 2003 tarihli, 246. sayısında yayımlandı. Derginin o zamanki yazı işleri müdürü Hami Çağdaş’tı. 2000 yılında, iki aylık bir şiir ve şiir düşüncesi dergisi hazırlığı içindeydim. Derginin ilk üç sayısının dosya konularını belirlemiş ve bütün yazıları hazırlamıştım. İlk sayının dosya konusu “felsefi şiir” olacaktı ya da daha doğrusu, “felsefi şiir” müstakil olarak yayımlanarak, derginin manifesto sayısı olacaktı. Mali sebeplerden dolayı olmadı. Dosya iki yıl bekledi. Dosyaya yazan iki değerli şair ağabey, birbirinden bağımsız olarak yazılarını artık bekletmek istemediklerini söyledi. O yazılar, dosyadan önce yayımlandı. O günlerde, bir konuşmamızda, durumu Hami Çağdaş’a açtım. Hami Bey, “Yücel, biz basarız, Gösteri’de yayımlayalım,” dedi ve bize 32 sayfa yer ayırdı dergide. Bunun üzerine, “felsefi şiir” poetikası, 2003 yılının Şubat ayında, Hürriyet Gösteri dergisinin 246. sayısında şiirimizin kamuoyuna sunuldu. Dolayısıyla şiirimizdeki poetik değişim tarihinin başlangıcı noktası, Şubat 2003 tarihidir. Bununla birlikte bu poetik başkaldırının, ki her poetika bir başkaldırıdır çünkü, ortaya çıkışının, Şubat 2003’ten geriye giden daha uzun bir geçmişi var; şiirimizin temel problemleriyle yüz yüze gelmiş olmanın, bu problemlerin nasıl aşılabileceği üzerinde düşünmenin, onları aşmayı göze almış olmanın ruhani, tinsel sürecini kapsar bu dönem. Kitabın “Tinsel Zemin” bölümündeki yazılar, bu tinsel dönemi dile getirir ve bu yazılar meselenin doğum sancılarının 90’ların sonunda çıktığını gösterir.
Tarihsel başlangıçlar, tarihsel momentler önemlidir, belirleyicidir ve göz ardı edilemez. Hangisinin neden, hangisinin o nedenin sonucu olduğunu, neyin neyi, kimin kimi etkileyip belirlediğini, bilimsel olarak başka türlü bilemeyiz. Bilimsel düşünmek, olguları hesaba katarak düşünmek demektir; hangi olgunun hangi olgudan önce veya sonra olduğunu göz ardı etmemek demektir. Gerçek ya da hakikat veya doğruluk, bu yöntemi çiğneyen bir yaklaşım tarzıyla ortaya çıkamaz. Marx’ın felsefesi, daima somut durumun somut tahlilini yapın, hangi olgu hangi olgudan önce veya sonraya göre olduğunu göz ardı etmeyin, der. Bu artık rasyonel ve bilimsel bir yaklaşım tarzıdır. Ama tarihselleştirerek düşünmek, bazı düşünüş biçimlerinin işine gelmez. Bunun en başında sağcı düşünüş biçimi vardır. Daima tarihsel olanı, kronolojik sırayı bozmak, kaos yaratmak ister. Kaos yaratmak, neden ile sonucun, öncelik sonralık durumlarını bozmak, değiştirmeyi hedeflemek demektir. Bu hedefin amacı, gerçekliği bozarak, olguları kendi hegemonyasına göre yeniden düzenlemektir. Bu, sağcı zihniyetin temel taktik biçimidir. Bu nedenle, Jameson, “Daima tarihselleştirerek düşünün,” diyecektir. Bir ayrıma daha dikkat çekmek isterim. Siyasal ya da ideolojik görüşü ne olursa olsun, gerçekliği, tarihselleştirerek düşünmeyen, kaosa sığınan, kaos yaratan zihniyet, temelde sağcı zihniyettir. Sağcı zihniyetin amacı; gerçeği ya da doğruyu dile getirmek değil, kendi yeteneksiz söylemini, kaos durumuyla yaratacağı ortamda, güç üzerinden hegemonya haline getirmektir.
2000’li yıllarda kaleme alınan bütün manifesto ya da poetika dile getiren kitap ve yazılar, öncelikle tarihsel bakımdan, yani kronolojik olarak felsefi şiir anlayışının şiir kamuoyuna sunuluşundan (Şubat 2003’ten) sonradır; ve kimi, Felsefi Şiir’in açtığı düşünce ufku ile poetik tartışma olanağında kendi mevcut şiirlerinin genel gelişimini değiştirerek, önceki şiirinden farklı bir şiir yoluna ilişkin kapı aralamış; kimi, bir süre sonra kendilerinin de terk edeceği manifestolar; kimi, felsefi şiir metinleri örneğinde kitap ya da poetika kaleme almıştır. Bunların ortak temel özelliği, devam ettirilememiş olmaları, üçüncü kişiler tarafından takip edilmemeleridir. Bizim de poetikamız var türünden furyaydı, geçti.
Bir diğer ayırıcı özellik de, bugün birçok şairin felsefi şiire yönelmiş olmasıdır. Şiirimizin gelişimi bakımından bu iyi bir durumdur. Ama şöyle bir negatif durum da sözkonusu: Felsefi şiir yazanların kimi temkinli duruyor, bir kısmı beni arıyor kitapları çıktığında, bu yeni kitaplarında felsefi şiir yazdıklarını, nasıl olduğunu sormak için; bir kısmı da açık ya da gizli düşmanlık yapıyor. Bu sonuncular, şiirimden ve fikirlerimden doğrudan etkilenenler; düşmanlık yapmalarının nedeni, aşırdıklarını gizlemek. Bütün bunların genel sonucu şu aslında: Şiirimizde, gruplara dayalı, kolektif poetik hareket dönemi sona ermiştir. Felsefi Şiir’in şiirimize getirdiği temel olanak, poetik özgürleşmedir. Bununla birlikte, Felsefi Şiir’in yirmi yıl boyunca yüz yüze geldiği temel olgu, susku komplosu olmuştur.
Felsefi Şiir, bir poetika kitabı olmakla birlikte, temelde modern şiirimizin temel problemleriyle ve bu temel problemlerin oluşumuna yol açan zihniyet biçimleriyle hesaplaşan bir yaklaşımdan oluşur. Sözgelimi toplumcu gerçekçi ya da sosyalist gerçekçi şiir poetikası, işçi ve emekçi sınıfının, yoksulların şiirini yazamadı, bir yoksul özne yaratamadı. Din ve İslamcılık karşısında ne yapacağını bilemedi. Tıpkı İslamcı şiirin, Cumhuriyet karşısında ne yapacağını bilememesi gibi. Ve daha önemlisi, Cumhuriyet tarihimizdeki Müslüman öznenin şiirini yaratamadı. Her iki eğilim de ideolojik çerçevede kalır. Benim, her iki ideolojik şiire aynı mesafeden bakabilmemin tarihsel bir gerçekliği var; bunun emarelerini, ilk defa bu kitapta yer alan “Realite ve Zeitgeist” yazımda bulmak mümkün.
Dolayısıyla felsefi şiir, ne genel olarak poetika hakkında ne de şiirimizin poetikası hakkında bir metin. Benim, kendi şiirimin özelinde şiirin nasıl olması gerektiğini dile getirir. Temelde kendi şiir politikama ilişkin bir poetik stratejidir felsefi şiir. Bununla birlikte, bu kişisel poetika, şiirimizin problemleriyle hesaplaşma ve bu problemleri aşma doğrultusunda, şiirimizin geleceği hakkında bir kültür politikası ileri sürmektedir.
Sadece şiirimizin temelindeki zihniyet problemleriyle hesaplaşan bir şair olarak kalmadım, bu hesaplaşmanın tarihi ve pratiği olarak bugün hâlâ buradayım.
Felsefi şiirle ilgili ilk yazı Hürriyet Gösteri dergisinde yayımlanmıştı. Yazıların künye bilgisine bakıldığında (s. 458-459), bu kitabı oluşturan birçok yazının da Hürriyet Gösteri dergisinde yayımlandığı görülecektir. Hami Çağdaş’ın katkısı büyüktür, teşekkür ediyor, şükranla anıyorum. Gözden geçirilmiş ve genişletilmiş bu dördüncü baskının yayıma hazırlanmasındaki emeklerinden dolayı genel yayın yönetmenim Saadet Özen’e ve editörüm Beyza Ertem’e teşekkür ediyorum.
YÜCEL KAYIRAN
Ekim 2024, Ankara