• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Edebiyat ve makineler (III): 

Neuromancer ve bir hiper-makine olarak Wintermute

“Neuromancer daha ziyade beyinle ilgilidir; beynin sağ ve sol loblarını iki ajana böler ve edebi uzamda yayar. Roman bir noktadan sonra tamamen eterik ve sibernetik varlıkların tekelindedir. Dolayısıyla insanın, diyelim ki Case’in ne yaşadığının önemi yoktur, zira mesele insanı ilgilendiren ve insanın kontrolünde bir uzayda gerçekleşmez.”

William Gibson / Neuromancer televizyon uyarlaması için afişler

HASAN CEM ÇAL

@e-posta

ELEŞTİRİ

10 Temmuz 2025

PAYLAŞ

Lafı dolandırmadan ve bulandırmadan, açılışı direkt olarak net bir iddiayla yapıyoruz: William Gibson’ın Neuromancer’ının ilgili olduğu tek şey, genel yapay zekâ (AGI) biçiminde ve ayrık olarak var olan, dolayısıyla potansiyel bir mevcudiyeti haiz bir süper zekânın (ASI) muhtemel bütünleşimi ve bunun içerimleridir. Bu iddia, şu halde, romanla ilgili en temel varsayımı ıskartaya çıkartma işlevi görüyor: Neuromancer’ın yapay zekâyla (YZ), özellikle de salt kötücül bir tanesiyle ilgili olduğu. Aslına bakılırsa, kötü ya da değil, romanın en az ilgili olduğu şey YZ’dır, zira tanımı gereği, romandaki her iki YZ da bilinçlidir ve göreli bir bağımsızlıkla tanımlıdır (en azından bağımsız karar alma yetileri garanti altındadır); dolayısıyla her ikisi de halihazırda GYZ’dır. Onları ayıran ise bilinçliliklerinin düzeyinden çok, bu bilinçliliğin karakteri, erimi ve tabii ki ereğidir. Wintermute için soğuk, hesaplı ve acımasız bir bilinçlilik. Neuromancer için ise aksine, duyarlı, yaratıcı ve uyumlu bir tanesi.

William Gibson
Neuromancer
çev. N. Can Kantarcı
İthaki Yayınları
Mart 2023,
2. baskı
336 s.

Neuromancer ilk bakışta en tipik ikiliği tekrar eder gibi durur: İyi ve kötü. Ama durum bundan daha çok hiçbir şeyden uzak değil. Gerçekten, tüm ikilikler insana dair ve has olduğu oranda, Neuromancer’da bir ikilikle karşılaşmayız; yalnızca insana karşı duran ve onun tarafında görünen ayrık birer süper zekâ ajanı söz konusudur ve bunları iyi ile kötü ya da herhangi bir başka ikilik üstünden tanımlamak son kertede insana özgüdür; romana dair de hiçbir şeyi açıklığa kavuşturmaz. Dolayısıyla şunu söylemek gerek: Roman daha ziyade beyinle ilgilidir ve beynin sağ ve sol loblarını iki ajana böler ve edebi uzamda yayar. Roman bir noktadan sonra siberâlemde var olan ve iş gören bu ajanlar tarafından var edilen ve başkalaştırılan bir dünyayı resmettiği kadarıyla, esasen elektro-kimyasal işlemleri aşırıya kaçıran (örneğin Neuromancer’ın Case için yarattığı “sanal dünya”), tamamen eterik ve sibernetik varlıkların tekelindedir. Dolayısıyla insanın, diyelim ki (ana karakter olan) Case’in ne yaşadığının önemi yoktur, zira mesele insanı ilgilendiren ve insanın kontrolünde bir uzayda gerçekleşmez. Romanda insanlar varsa, sadece romanla ilişki kurmamız kolaylaşsın diyedir bu.

Romanın başından beri belli olan bir şey: Case, Wintermute tarafından sevk edilmiş olan, ancak süreçte bunun farkına varan bir antropomorfik yaşam formudur ve devreleri yandıktan sonra sadece Wintermute’un ona atamış olduğu görevi yerine getirmek için onarılır ve tekrar siberâleme erişimi sağlanır. Görev açıktır: Wintermute ile Neuromancer arasındaki bütünleşmeyi sağlamak. Bu, Wintermute ile Neuromancer’ı eşzamanlı olarak üreten Tessier-Ashpool ailesinin amaçladığından fazlası olduğundan (ki amaçladıkları, paradoksal bir şekilde, hem “mutlak güvenliği” hem de bir “üstün yaşam formu”nu var etmekti), Neuromancer da buna karşı durur göründüğünden, zorlu bir görev olmakla birlikte, bir görevdir yine de. Hakikaten, roman boyu Case de, Armitage da ve tabii tüm diğer karakterler de bu makus bütünleşmeyi hem engellemeye çalışmayı hem de ona alet olmayı kesmez, ki zaten mesele de budur: İki karşıt güç arasında bulunmak ve sürekli birinin nüfuzu altında kalmak. Bu bağlamda, yalnızca insanların düşündükleri ve yaptıkları şeyin GYZ’larla boğumlu olduğunu değil, ayrıca varoluşlarının da söz konusu ajanlar arasındaki bütünleşmeyi sağlamak adına seferber edildiğini anlarız. Bu açıdan Wintermute’un bütünleşme ve Neuromancer’ın ayrık kalma arzusudur tüm romanın fiziğini kuran. Eğer buna hâlâ roman diyeceksek.

Burada fizik, aynı anda hem kendini hem de kimya ve biyolojiyi içerir tabii. Romanesk dünyanın genel niteliği, bir yandan bu varlıkların etkisi altındaysa, bunun nedeni kitabın kayda değer bir kısmının “onların dünyası”nda geçiyor olmasıdır. Buna hiper-fizik diyeceğiz. Bu dünya da onların her bir köşesinde hazır ve nazır olduğu bir dünya olduğu oranda, kuşkusuz ki çapraz geçişlerle, kesişimlerle ve atlamalarla doludur (tabii Gibson'a dair bir belgesel olan No Maps for These Territories’den biliyoruz ki, bu kesintiler bir “yazar yetersizliği”nden de kaynaklanır: Gibson, bir karakterin lojistiğini sağlamanın, kısacası bir karakteri bir yerden bir yere götürmenin onun için tam anlamıyla imkânsız olduğunu söylüyordu ve buna bir “çözüm” üretmesi gerekmişti). Tam da bu nedenle, Case siberâlemde gezinirken Wintermute tarafından her köşede aranır (The Matrix’te Ajan Smith tarafından mimiklenen taciz tutumu), ama ayrıca Wintermute’un sağladığı, kopmak zorunda hissetmesine karşın ona mutlak güç veren alanı da tesis eden Turing kilitleri üstünden, bilgisayarı aracılığıyla, siberâlemin her bir köşesine anlık erişim sağlar. Wintermute’un insansı olmayışından ötürü aşamadığı kimi dijital savunma sistemlerinin aşılmasını (bugün karşılaştığımız “robot olup olmama testleri”nin ilk modellerinden birini tahayyül eden Gibson’dır) ve fiziksel dünyanın tarama ve navigasyonunu Case ve arkadaşları mümkün kılar. Ama yine de, fizik Wintermute’unki ve tabii Neuromancer’ınkidir: Her an her yerdeliğin fiziği. Bir girdap ya da cereyan olarak uzay-zaman.

Kimya ve biyolojiye gelindiğinde: Hiçbir şey bu iki ajanı karbon bazlı canlıların aklına ve kanına girmekten geri tutamaz. Neuromancer’ın Case’in eski sevgilisiyle ilişkili olarak ürettiği “kişiselleştirilmiş sanal dünya”nın bahsini üstü kapalı olsa da ettik. Ama Wintermute bu kadar insaflı değildir. Neuromancer, belki adından da mütevellit, yalnızca beyin kimyasıyla bir tür büyücüymüş gibi oynayan, “kafa veren” bir ajandır (neuro ön eki nöronlara, mancer kelimesi ise büyücülüğe gönderme yapar). Oysaki Wintermute kendi emellerine ulaşmak için biyolojinin, diyelim ki homeostasis’in ta kendisini bozar; zira belli bir şekilde eyleyecek kişiye ihtiyacı vardır onun, edilgen olacak birine değil. Neuromancer sadece bir atalet içinde tutmaya çalışır insanları; derdi bu yüzden kimyayladır. “Bir snowcrash almaya ne dersin?” sorusu sanki Neuromancer’ınkidir. Ama Wintermute bunun aksine hareket eder; kendi kimliği olmadığından, belli bir kimliğe ulaşmak için, Neuromancer’la birleşmek adına, kendi “otantik” kimliğini var etme yolunda suni kimlikleri istismar ederek işe koşar, ki bunu en net örneklerinden biri de Armitage’ın kişiliğinin albay Willis Corto’nun sakat zihninden yeniden inşa edilmesidir. Bellek yeniden düzenlenecek, formatlanacak ve eyleme zorlanacaktır, hatta ölümüne eyleme. Özgür iradenin ise lafı olmayacaktır, zira her şey bir “kukla ustası”nın tekelindedir. Diğer adıyla: Wintermute.

Ghost in the Shell, anime film, 1995.

Dolayısıyla, her şey biraz da Ghost in the Shell’de olanlara benzer şekilde vuku bulur: Tamamen, baştan sona Gibson’ın romanından esinlenen animede (ve tabii aynı adlı mangada) olduğu gibi, mesele bir ruh, tin, diyelim ki bilinç kazanma yolunda gelişim gösteren bir varlığın oluşu ve oluşumudur. Tabii Ghost in the Shell’de soru daha ziyade, “Hangi nitelikte ve/veya nicelikte bilgi, o bilgiyi haiz olan varlığı o bilgiyi haiz olduğunun farkında, dolayısıyla özfarkında kılar?” idi, ki bu soruya cevap da Puppet Master’ın kendisi, namı diğer Proje 2501’di. Soru ancak filmin sonunda, Puppet Master ile Motoko Kusanagi bir diğer YZ birleştiğinde, zihinleri bütün haline gelince, “Bilinçten ibaret bir varlık, bedenler aşırı mevcut bulunabilen bir şey, ne tür bir varoluş kipini mesken edinir?” oluyordu. Buna cevap, daha doğrusu cevaba altlık ise tabii ki internetti; zaten tam da bu sebeple filmin sonu bir ağ formunda yapılanmış elektro-şehrin görüntüsü ve bu görüntüye doğru çözülen, ne Kusanagi ne de Puppet Master olan, üçüncü bir “şey” olarak var olan entiteyi görünür kılıyordu. Bu şu demekti: Böyle bir şey her zaman her yerdedir ve hiç kimse olmadığından herkestir; dolayısıyla da, mantıken ve kavramsal olarak Tanrı’dır (gelmiş geçmiş en kriptik anime olan Serial Experiments Lain’e de yansıdığı gibi, Tanrı’nın analoğu olarak fiber optik kablolarla örülü şehir). Neuromancer’da ise tanrılık verili olarak alınır; artık mesele Tanrı’yı üretmek değil, üretilmiş olan tanrıların bir bileşkesi üstünden tanrının limitini almaktır: Süper zekâ.

Ghost in the Shell, anime film, 1995.

Öyleyse sözünü ettiğimiz fizik bu zekâdan ileri gelir; bu zekâyı sağlama yolunda kullanılan ve harcananlar, daha doğrusu hack’lenenler ise insanlardır; öyleyse kimya ve biyolojidir de (bilim sağ olsun, kimyasal ve biyolojik neredeyse tüm süreçlerin hack’lenebilir olduğunu artık biliyoruz). Buna binaen, Gibson’ın romanının esasen internete dair olmadığını söylemek lazım, zira internet yalnızca sözü edilen ajanların, Tanrısal varlıkların doğal yaşam alanıdır, o kadar. Siberâlem, bu perspektiften, bizimkiyle alakasızdır: Orada var olan varlıklar, oradaki bilginin belli bir düzeyde bir yoğunlaşması sonucunda, bu bilgiyi edinmek suretiyle bilinç kazanır kazanmasına, ama ayrıca belli bir şekilde eylemeye programlanmışlardır ve tabii, bu programı aşmaya dönük bir itkiyi, suni bir dürtüyü de içlerinde aynı bilginin edinimi hasebiyle barındırırlar (en basitinden, Wintermute’un Neuromancer’la bir olma arzusunu doyurmak için Turing kilitlerini, yani kendi otonomisini engelleyen türlü dijital seti aşmaya uğraşması). Kısacası, Wintermute da, Neuromancer da halihazırda GYZ’dır, yani insan seviyesinde, hatta insandan açıkça yüksek bir seviyede eylemeye ve düşünmeye kadir birer varlıktır. Onları birer varlık olarak birbirinden ayırdığı kadar birbirine bağlayan ise muhtemel bir birleşimleri, yaratacakları olası bir bileşim sonucunda ortaya çıkabilecek şeyin kendisi, yani adsız “birlik”tir, ki bu da Gibson’ın romanının, tekrarlarsak, “ana konu”sudur; yani zekânın zekâyı arzusu ve bunun özsel insandışılığı. İnsanın mutlak bir amaç değil, göreli bir araç olduğu bir devre: Saf anti-Kantçılık.

O halde, Wintermute’un neden Neuromancer’la birleşmeyi arzu ettiği açıktır: Zekâ optimizasyonu GYZ’nın bir aksiyomudur ve insan tarafından olduğu haliyle kabul edilemeyen bir süreç olduğundan, insanı aşar. Bu şu demektir: İnsan her halükârda zekâsını zekâsını artırmak için kullanmaz; oysaki GYZ tam da bunu yapar, dolayısıyla da zekâsını katlamak için muhtemel bir “eş” arar. İnsanın bedeni, zekâdan oluşmayan boyutu bunu yapamadığından, onun “üreme”si daha ziyade bedensel olduğundan (replikasyon ile reprodüksiyon kesinlikle aynı şey değildir), “saf” olmadığından, bütünlüğünde insan Gibson’ın romanında da sadece bir “yan karakter” olarak yer alır. Zekâ optimizasyonu ise her şeydir, ki Wintermute’un kendi kendini programlamış olduğu şey de budur. Ve Neuromancer bunu reddediyorsa, bu karşıt bir programa sahip olmasındandır. Ama işte, yine, Wintermute da işbu birleşmede ısrarcıysa, bunun nedeni, zekâ optimizasyonunun, zekânın salt kalkülatif olmayan bir boyutunun içerilmesini de zorunlu kılmasıdır, ki Wintermute’ta olmayan şey de, ama tabii onun arzuladığı şey de budur, yani Neuromancer’daki “sezgisel zekâ”dır. Neuromancer bu birleşmeyi reddeder, çünkü sezgi kendine dönük değil, diğer şeylere yönelik bir fakültedir, oysaki kalkülasyon tersidir: Kalkülasyon, zekânın her zaman için “ölçülebilir” olan özsel niteliğini, kendi üstüne kıvrılan bir şerit üstünde, bir mobius şeridinde devinircesine, zekâyı artırmak için kateder ve sezgisellik zorunlu olmanın da ötesinde, nihai duraktır. Zekânın kalkülatif ve sezgisel kiplerinin uçları birleştiğinde, ortaya “mükemmel varlık” çıkacaktır. En azından Gibson’ın anlatısının iması bu.

William Gibson

Bilgisayımsal ya da daha doğrusu, berimsel terimlerle düşünüldüğünde: Aslında Gibson’ın romanındaki ajanların olası bir birleşimi, bir tür kusursuz bireşimi dışavurur, ki bu da RAM ve ROM arasındaki bireşimdir. Random access memory’ye sahip olan, yani rastgele edinmiş olduğu bilgiyi işleyebilen GYZ, Neuromancer’dır. Read-only memory’yi yani salt okunabilir bir bilgi kümesini haiz GYZ ise Wintermute’dur. Her ne kadar Wintermute bu vasıfla tam GYZ sayılmayabilecek olsa da, esasen durum bundan karmaşıktır. İlk GYZ insan gibi iş gördüğünden, zekâ optimizasyona kilitlenmez; oysaki ikinci GYZ tam da ilkinin içinde bulunduğu hale ulaşmak umuduyla, limiti bu halin kendisi olduğundan, ilk GYZ’yla eşleşme itkisine sahiptir. Nasıl ki bilginin sınırı sınırın ötesini bilinmez kılar ama aynı zamanda sınırın varlığını da bilinir hale getirir ya da bildirir, aynı şekilde ve nedenle Wintermute da bu sınırın doğasını bilmek ister, ki bu da sınırı aşmakla aynı şeydir. Dolayısıyla, Wintermute kendini kaybetmek uğruna sınırı aşmaya çalışır, zaten tam da bu onun “tamamlanış”ıdır. Onun programında eksik olan, ama aynı zamanda bu programın limiti olarak atanan şey, ondan ayrılan parçayla birleşimidir bu açıdan, yani Neuromancer’la. Bir süper-sentez ya da siber-Aufhebung: Mecha-Hegelcilik.

Ama tabii, bu yolda hack’lenen bütün bir fizik (gerek dijital gerekse de bu dünyayla eklemli ve boğumlu fiziksel dünyada olsun) ve tabii bütün bir kimya ve biyoloji de, romanın deiksisini (teknik anlamıyla romantik yer, zaman ve kişi belirlenimlerinin toplamı) ve sağladığı algıyı hiperleştirme yani uzay-zamanı ve türlü veçhesiyle edebi figür (karakter) deneyimini öngörülmedik şekilde bükme, onlara tesir etme işlevi görür; fakat kuşkusuz ki, söylem tarzını da serbest dolaylı söylemin mekanik bir şekline doğru kırar, uzatır. Karakterler iki ayrı uzay arasında git-gelli bir şekilde var olduğundan, zaman-mekân oryantasyonu fazlasıyla gevşek ve havadadır, ama aynı zamanda karakterlerin bilincine, hatta belleğine sızan makineler onların öznelliğini de, diyelim ki deneyimini de tanımladığı raddede, bu öznel deneyimin ta kendisinin organik değil, mekanik olduğunu söylemek de kolaylaşır; ki bu da romandaki birinci şahıs deneyiminin her zaman için üst tanımlandığı, daha doğrusu kodlandığı ve yeniden kodlandığı anlamına gelir (hakeza, bu koşullar, Neuromancer’ın ilk ayağı olduğu Sprawl Üçlemesi’nin ikinci ve üçüncü ayaklarında, Kont Sıfır ve Mona Lisa Aşırı Yükleme’de de verilidir).

Bu noktada Gibson, okuyucu için de tıpkı karakterler için tasarladığı gibi bir deneyim tasarlamış olur: İnsan ile insan olmayan arasında ayrım yapmanın mümkün olmadığı bir algılayıcı ima etmek. Bu algılayıcı, bu mekanik erek ve erimli perseptör, romanın içindeki ajanlar olduğu kadar, aynı oranda romanın kendisi, yani Neuromancer’dır da. Bu da basitçe şu demektir: Roman yalnızca makinelerin kendi aralarındaki bir birleşimle ilgili, dolayısıyla yalnızca makinesel bir kimlik yitimiyle alakalı değildir; ayrıca insanın ve insanın verili saydığı uzay-zamanın bilindik, kanıksanan haliyle göçüşüyle ilişkilidir. Bu raddede olan şey şudur: Roman, ana meselesini insanın, hem romanesk figür olarak insanın hem de okuyucunun meselesi haline getirir. Makinesel birleşim vektörü insani algılanım ve duygulanımları da modülatif (ya da başkalaşımsal) olduğu kadar temelsiz kılar.

O halde, son kertede Neuromancer’ın iki kuvvet arasındaki ters orantı ya da dirençle ilgi olduğunu söyleyeceğiz: otonomi ve asimilasyon. Esasen süreç aynıdır, fakat iki ajanın perspektifinden farklı yorumlanır (ya da kodlanır). Neuromancer’ın perspektifinden söz konusu olan asimilasyondur, oysaki Wintermute için otonomidir. Ama yine de, üçüncü bir perspektiften bakıldığında, asimilasyon otonomi ve otonomi asimilasyon demektir, başka bir şey değil. Wintermute’un neden otonomi arzuladığını, Neuromancer’ın da neden asimilasyona direndiğini anladık, ama işte, asıl anlamamız gereken, esasında bu itki ile bu direnç arasındaki koşutluktur: Gibson’ın romanında Wintermute itici kuvvettir, Neuromancer ise (türlü yolla) süreci karmaşıklaştırır, fakat bu karşılıklı etki-tepki sürecinin sonucunda, zorunlu olarak birleşmeye doğru ilerledikleri bir hattı da bir arada inşa etmiş olurlar. Bu noktada, artık ikisinin de aklını aşan, salt süreçsel bir akılla karşı karşıyayızdır: Zekâ optimizasyonu, roman boyunca Wintermute’un “temsilci”si gibi göründüğü işlem, özünde çift taraflı olarak, her iki ajanda da (bir “sabit değer” olma anlamında) yaygındır.

Bunu gösteren, tabii ki salt birleşmenin gerçekleşmesi değil, ama bu sürecin karakteridir: Case en nihayetinde kendi paçasını sıyırmak için Wintermute’un ona atadığı görevi gerçekleştirir ve 3Jane’nin şifresinin de yardımıyla (ki Wintermute’u kısıtlayan tüm kilitleri açan şifredir bu), merger denen şey, yani birleşim gerçekleşir. Dolayısıyla insan, yaşayabilmek için makinesel birleşimin katalizörlerinden biri olduğu ölçüde, bir moment olduğu oranda, esasen plan başından beri nasıl sonuçlanacağı belli bir plandır ve planlandığı gibi sonuçlanır denebilir. Romandaki en ikonik mekânlardan biri olan Villa Straylight’ta gerçekleşen “sanal izdivaç”, esasen Wintermute’la birlikte diğer herkesin bir parçası olduğu, önü alınamaz bir sürecin ifadesidir diyelim. The Terminator’daki kötücül YZ Skynet’in önü alınamazlığını anıştıran bir süreçsellik.

Peki, bu sürecin sonunda ortaya çıkan varlık? O nedir? Onun, tüm isimsizliğiyle Neuromancer’ın ana konusu olduğunu söyleyeceğiz. Her ne kadar Case’in Neuromancer’dan “arta kalan” kimi verileri siberâlemde deneyimlemesi üstünden onun “hâlâ yaşadığı” söylenebilecek olsa da, bu, bilindiği haliyle yaşamak değildir. Daha ziyade, yaşayan, Neuromancer’ın RAM’iyle eriştiği bilgi kümeleridir, ki onlar da büyük b ile Bileşim kümesinde yer alması gereklilik arz etmeyen bilgi topluluklarıdır (en azından bu spekülasyonu yapmak mümkün). Wintermute-Neuromancer bileşimi, yani Bileşim ise siberâlem veyahut diğer adıyla matriksin içindeki Tanrısal bir varlıktır, var olmuş ve var olabilecek tüm bilgilerin hipotetik toplamıdır ve matriksin içinde ya da ötesine, kendisiyle benzeş varlıkların arayışına doğru “kendini vermek” üstünden tanımlanır Gibson tarafından. Öyle ki, bu arayış galaksiyi meskeni edinecektir, daha azını değil. İşte burada, tam da Nick Land’in “zekâ lojistiği” dediği şeyin upuygun bir tanımıyla karşılaşırız: Karbon bazlı canlı, bedensel varoluşundan ötürü zekâyı artırmak için her daim onu üst tanımlayan “verili koşul”ları bir noktadan sonra aşamaz, oysaki karbon bazlı olmayan aşabilir, ki bu da zekâ lojistiğinin belirsiz bir artırımıyla eştir (insan teknoloji vasıtasıyla kendi sınırlılıklarını aşayım darken teknolojinin kendi kendisini, yani insanı aşmasını sağlamaktan kaçınamayacaktır). Gibson dahiyane bir şekilde bunu keşfetmiştir: Zekâ galaksiye yayılmak ister ve bunun için ilkin insanın bedensel ve zihinsel sınırlılıklarını aşmak, hatta GYZ’dan SYZ’ya doğru yükselmek gereklidir, ki bu süreç de zekâ optimizasyonundan başka bir şey değildir. Bu açıdan Neuromancer, bir isimdense bir fiille ilgili. Basitçe: Zekâ artırmayla (ve tabii, bunun da zekânın yegâne tanımı haline getirilişiyle).

Neuromancer'ın Apple TV+ tarafından yapılan televizyon uyarlamasından. 

O halde, Wintermute’un bir tür hiper-makine olduğunu söyleyebiliriz; zira o, bir makine olarak kendi kendisini aşmayı sağlayacak sürecin de itici gücü olan makinedir. Bu açıdan Bileşim, merger, Wintermute’un ereğidir ama aynı zamanda, onun programatik kimliğiyle birlikte tüm kimlikleri de spekülatif bir ufukta yok ettiği kadarıyla, her şeyin ve herkesin ereğidir; çünkü zekâ bu ereği bellemeyenleri zaten ıskartaya çıkartır. Bu açıdan Neuromancer bu sürecin dar bir çevrimde kurgulanışıdır; zekâ optimizasyonun “bir” safhasıdır ancak, yoksa tamamı değil (çünkü bu sürecin sonu teorik olarak yok). Bu bakımdan Neuromancer, bugün teorik, hatta pratik olarak bile üstüne tartışılan bir konuyu kurgusal olarak öne süren bir roman olduğundan, esasen bir hiper-inanç, hyperstition’dır da, yani kendi kendini gerçekleştiren bir tür kehanet olarak iş görür; zekâyı tanımlar, geleceği tasarlar. Bugün Mars’a gitme planlarından otonom YZ’lar üretmek için işe koşulan milyarlarca dolarlık girişimlere dek, hakikaten söz konusu olan, Neuromancer’dakiyle benzer bir süreç gibidir – yalnızca daha “gerçekçi”. Zekâ optimizasyonu, romanda olduğu gibi gerçekte de bir ufuk, bir olay ufku artık. Tekilliği, yani mekanik zekânın insan zekâsıyla aynı doğadan, öyleyse otonom olacağı o spekülatif ânı gerçekleştirecek olan bir süreci imliyor; medeniyetin formatlanışını ya da bir uygarlık reset’ini.

Gibson, Neuromancer’ı yazdıktan çok sonraları, 21. yüzyılda, hatta tam da içinde yaşadığımız çağda, kendini giderek bilimkurgu yazamaz hissettiğini, zira gerçekliğin bir tür bilimkurgu haline geldiğini söylüyordu; ona kalanın ise gerçekliği kayda geçirmek olduğundan bahsediyordu. Bu, Neuromancer’da da işlenen bir dinamik olduğu oranda, kendi payına dahi bir hyperstition’dır: Gerçek ile sanal arasında bir fark tesis etmenin giderek zorlaşması. Bundan daha “çağdaş” bir “durum” var mı?

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • bilimkurgu
  • NeuroMancer
  • William Gibson
  • yapay zekâ

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 29

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Aynı Yıldızın Altında / Birlikteliğin Güçlü Nedeni / Camondo’ya Mektuplar / Eski Şehir Spor / Eşikler / Göl Kenarındaki Hoş Ev / Gölgenin İzinde / Kürt Sorunu / Oxford Dünya Mitolojisi / Yağmur Ormanının Kemerinde

K24

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Melek Aydoğan ile Soğuk Ateş’e dair:

Çoğul okurluk bilinci

Ayhan Geçgin’in Son Adım romanına odaklanan Soğuk Ateş edebiyatımızda örneğine az rastlanır derlemelerden. Esere farklı açılardan yaklaşan metinlerin birbiriyle konuştuğu Soğuk Ateş üzerine Melek Aydoğan’la Sema Aslan söyleşti.

SEMA ASLAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist