• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Edebiyat ne kadar kurmaca,

psikoterapi ne kadar hakikat?

“Coetzee terapistin açmazını çok açık biçimde ortaya koyar. Terapistin görevi nedir? Platon’un yanında yer almak mı, yoksa hakikati şairlerin bilgeliğine feda etmek midir? Terapistin hedefi danışanını hayatının gerçek hikâyesiyle yüzleştirmek midir, yoksa hastaya kendini iyi hissettirecek, onu hayata kazandıracak bir hikâye inşa etmekte yardım etmek mi?”

Sigmund Freud'un meşhur psikanaliz divanı. Freud müzesi, Londra.

UMUT DAĞISTAN

@e-posta

ELEŞTİRİ

7 Aralık 2023

PAYLAŞ

Platon, şairleri hakikate sadık olmadıkları için suçlamıştı. Uydurdukları hikâyelerle insanları gerçeklikten uzaklaştırıyorlardı. Oysa bir filozof gerçeğin peşinde koşmalıydı, zira sadece gerçek insanlığı özgür kılabilirdi…

Ancak şairlerin penceresinden bakıldığında, hakikatin özerkliği denilen bir olgu vardır. Şiirsel hakikat sadece dünyanın doğru bir temsili değildir, belki bundan daha fazla o temsilin yapılamayacağıdır da aynı zamanda. Bazen zarafet ve içsel tutarlılık, temsil sorununu önemsiz kılan yegâne estetik kriterdir. Şairler hakikat ve güzellik arasında seçim yapmak zorunda kaldıklarında, gereğini yapmakta tereddüt etmeyeceklerdir.

J.M. Cootze, Arabella Kurtz
İyi Hikâye
Hakikat, Kurmaca ve Psikoterapi Üzerine Yazışmalar
çev. Elif Ersavcı
Can Yayınları
Ağustos 2023
184 s.

J. M. Coetzee ve Arabella Kurtz’un İyi Hikâye adlı yazışmalarından oluşan kitabı, hakikat, kurmaca ve psikoterapi üçgenini içine alarak ucu açık birçok soruyu içeriyor. Psikanalizin tarihsel gelişimine baktığımızda genelde kurmacanın, özelde edebiyatın bu disipline eşine az rastlanır bir kavram seti verdiğini söylemek sanırım yanlış olmaz. Freud’dan Lacan’a, birçok terapi ekolü soyutlama düzlemini edebi metinlerin üzerine inşa etmiştir. Bu yüzden bir romancının roman kahramanları üzerinden yaptığı çözümlemelerle, bir terapistin terapi odasından verdiği örnekler kimi zaman şaşırtıcı derecede kesişmektedir.

Coetzee terapistin açmazını çok açık biçimde ortaya koyar. Terapistin görevi nedir? Platon’un yanında yer almak mı, yoksa hakikati şairlerin bilgeliğine feda etmek midir? Terapistin hedefi danışanını hayatının gerçek hikâyesiyle yüzleştirmek midir, yoksa hastaya kendini iyi hissettirecek, onu hayata kazandıracak bir hikâye inşa etmekte yardım etmek midir? Eğer analiz süreci sonu olmayan bir yolculuksa, neden hakikatin işlevsel bir versiyonuna razı gelmeyelim!

Bu son derece provokatif soru, belki de terapi sürecinin etikle kesiştiği ana nokta. Hayatla makul bir düzeyde ilişkiyi sürdürmemize yardım edecek mental bir rahatlama için gittiğimiz terapi bize ne kadar kendimizi anlatabilir! Ya da biz ne kadar bu hakikatle yüzleşmek istemekteyiz? Üstelik hakikat, zamanın bir noktasında yakalanabilen veya tamamen anlaşılabilecek bir şey midir?

Ancak bunlar ciddi ve etik sorular olsa da, terapi sürecinin özünde, kabul edelim ki bir tür yapaylık vardır. Sonuçta söz konusu süreç seansın sonunda ticari bir mübadele ilişkisi olduğunu hatırlatmaktadır. Danışan belirli bir meblağ karşılığında belirli bir süre için terapistin odasını işgal eder. Üstelik insanlar bir psikoterapistle görüşmek istedikleri noktaya geldiklerinde, genellikle diğer bütün makul çözümleri tüketmiş, pratik yardım yollarını denemiş vaziyette olurlar. Kendi sorunlarına gömülmüş, dönüp duran düşünce döngüleri içinde klostrofobik bir zihinle gelirler. Dolayısıyla daha baştan kurulan ilişkide bir çeşit asimetri vardır. Yardım isteyen ile yardım eden arasında hiyerarşik bir boşluk. Ve boşluğu seansın sonunda para doldurur. Onun için kimi anlatılarda ya da söylemde bu sürece ne kadar kutsiyet atfedilse de, sonuçta kapı para denilen dünyevi fenomene açılır. O zaman danışanın gerçekte ne istediği konusu da ayrı bir boyut kazanmaktadır. Danışan aldığı hizmetin karşılığını veriyorsa, bu verdiği bedel karşılığında tam olarak nasıl bir hizmet talep edecektir? Burada tabii iletişim sorunu da ayrı bir mefhumdur. Kendi benliğini ortaya seren danışan ya da karşısında onu dinleyen veya dinlemeyen terapist kaç parçadan oluşmaktadır? Peki aralarında iletişimi sağlayan kod ya da dil ne kadar ortaktır!

Arabella Kurtz

Kurtz’un, Coetzee’nin terapistin görevi nedir, sorusuna verdiği pratik cevap, hakikatin işleyen bir versiyonuyla yetinmenin fena bir başlangıç olmayacağı yönündedir. Zira danışan kendisi için acı verici ve zor bir şeyle yüzleşmeye çalışmaktadır; kusurlu ya da fazlasıyla eksik de olsa ortaya çıkan hakikat değerlidir. Elbette bu bilimsel ya da felsefi bir hakikat değil, duygusal bir hakikat olacaktır. Ancak burada hemen akla şu basit soru gelebilir. Hakikatle gerçeğin kesişmediği noktada ne olacaktır? Sanırım o zaman seansa devam edilecektir…

Dostoyevski’nin Cinler romanında, yayıncının sansüre uğramaktan korktuğu için basılmasını istemediği meşhur bölümü hatırlayalım. Romanın kahramanlarından Stravrogin, Papaz Tihon’a zamanında işlediği büyük bir günahtan bahseder. 12 yaşında bir kızla ne olduğu belirsiz cinsel bir şeyler yaşamış, sonra kız kendisini asmış, kahramanımız ise hiç oralı olmamıştır. En küçük nedamet belirtisi göstermemiştir. Peki şimdi bunu niye papaza anlatmaktadır? Artık pişman mıdır? Muhtemelen bütün okuyucular böyle düşünmekteyken, papaz, okuyucuların kolay kolay unutamayacağı bir şey söyler. Stravrogin nedamet göstermemektedir, o sadece büyük bir suçlu olmanın böbürlenmesini yaşamak istemektedir. Dostoyevski’nin dehası işte tam buradadır. İnsanın pişmanmış gibi görünürken bile, bu pişmanlıktan ya da acizlikten hayata karşı bir üstünlük kurmaya çalıştığını gösterir. Kendine acımanın verdiği haz, aynı zamanda diğerlerinden farklı olduğunu bilmenin de mutluluğudur.

Benzer bir olayı Nuri Bilge Ceylan’ın Kuru Otlar Üzerinde filminde de görürüz. Filmdeki öğretmen olan Samet karakteri öğrencisi Sevim ile seyircinin tam olarak anlamlandıramadığı sınırda bir ilişki yaşamaktadır. Öğretmen-öğrenci ilişkisini bulandıran diyaloglar, imalar vardır. Film boyunca ve sonunda da Samet gerçek anlamda bir nedamet göstermez. Hatta filmin sonunda Samet’in seyirciye seslendiği bir nevi açık mektupta film Dostoyevski metinlerini andırır biçimde kendi gizemini açıklamaya girişir. Burası filmin edebiyata yaklaştığı, dolayısıyla gücünü yitirdiği yerdir aslında. Kendine has anlatım biçimleri olan iki sanat yapıtını birbirinin yerine koyarsanız, bu örnekte olduğu gibi, inşa ettiğiniz sinematografik dili bozarsınız… İlginç olan bir diğer husus Nuri Bilge Ceylan’ın başkarakterini fiziksel olarak Dostoyevski’ye benzetmesidir. Deniz Celiloğlu’nun olağanüstü bir performans göstererek oynadığı Samet karakteri saçı, sakalı ve çıkık alnıyla Dostoyevski’nin tipik fotoğraflarına benzemektedir. Hemen burada Dostoyevski’nin de geçmişinde böylesi karanlık bir hikâye olduğunu hatırlayalım.

Dostoyevski metinlerinde böyle karakterlere hiç de yabancı sayılmayız. Suç ve Ceza’da Raskolnikov işlediği cinayette Napolyon’u örnek almıştır kendine. İstediği her şeyi yapabileceğini düşünmektedir. Üstelik bu isteklerini en büyük otorite olan Tanrı’ya karşı gelerek yapmaktadır. Stravrogin’in terapisti papazken, Suç ve Ceza’da, Yeraltından Notlar’da terapist yani gösterilen ya da gösterilmeyen nedamet karşısında çaresiz kalan dinleyici ise okurlardır. Henry James romanlarında söylemle kastedilen arasındaki uçurum gibi, Dostoyevski romanlarında da kahramanların kendi iç diyaloglarıyla hakiki duyguları arasında benzer bir uçurum vardır.

Peki Stravrogin karşısında Papaz Tihon’un gösterdiği acımasız sağduyuyu, okurlar olarak biz Dostoyevski kahramanlarına gösterebiliyor muyuz, ya da terapistler kendi danışanlarına gösterebiliyorlar mı? Coetzee bu çok haklı soruları önce kendine, sonra muhatabına sormaktadır.

Fyodor Dostoyevski

Aslında edebiyattaki bu itiraf hadisesi, Kurtz’un kitapta belirtiği gibi, günümüzde fenomenlerin ya da medya ünlülerin en hakiki, en özel, en sahici, en dürüst(!) şahsi hikâyelerine benziyor. Bu hikâyelerle takipçilerine kendi ünlü hayatlarının sırdaşı olmanın imkânını ve ayrıcalığını sağlıyorlar. Tabii bu durum onlar açısından kendi benzersizliklerini onaylayan bir ilişki biçimi sadece.

Kurtz geleneksel ceza biçimlerinin içsel isyandan ve suçluluk duygusundan kurtulma amacı taşıdığını söylüyor. Ancak buradaki paradoks, onun da söylediği gibi, suçlu parmaklıklar arasında toplumun intikam arzusunu tatmin ediyor olsa da, gerçekte kendisi zihninin mahremiyetinde suçlu değil bir kurban olduğuna, haksızlığa uğradığına pekâlâ kuvvetle inanabilir. Bunu da en iyi terapi süreci ortaya çıkarabilir. Söylemde bir pişmanlık fikrinden ziyade, gerçek bir pişmanlık hissi için. Ancak terapistin de açmazı devamlı bir Turing testine tabi tutuluyor olmasıdır belki de. Karşıdaki konuşurken kendine ve muhatabına ne kadar dürüsttür? Belki de doğru soru, ne kadar dürüst olabilir?

Metnin en ilginç bölümü, Coetzee’nin terapi seansıyla itiraf, yani Katolik kilisesinin günah çıkarma eylemi arasında kurduğu ilişki. Seküler terapinin, tam da kilisenin gücünün zayıfladığı bir dönemde çıkış yapmış olması üzerinde düşünülmesi gereken bir durum hakikaten. Günah çıkarma eylemine ruhani bir arınmanın yanında sağaltıcı bir anlam da yükleyeceksek şayet, burada elbette ilginç olan günah çıkarma esnasında papazın “tedaviyi” gerçekleştirmek için hiçbir şey bilmesine gerek olmadığıdır. Derinden bir anlama ya da sempatiye gerek yoktur. Zira burada tedaviyi gerçekleştiren kutsalın kendisidir. Papaz konuşurken aslında ruhani olan konuşmaktadır. Öte yandan günah çıkartan da üç aşağı beş yukarı günahının ne olduğunu bilmektedir. Zina, yalancı şahitlik, iftira, hırsızlık… Kişi yanlışının nerede olduğunu bilerek günah çıkarma kabinine girmektedir. Sorun zaten baştan tanımlanmıştır.

J. M. Coetzee

Seküler hayatta ise problem zaten sorunun tanımlanamıyor olmasıdır. Kişi genellikle yanlış bir şey olduğunu hissediyor, ancak neyin yanlış olduğunu bulamadığı, belki bunu yeterli kavram setinden yoksun olduğundan tanımlayamadığı için terapistin karşısına çıkıyordur. Günah çıkaran biri, eylemin gereği olarak dürüst olmak zorundadır. Zira anlatacaklarını Tanrı zaten biliyordur. Peki bir terapistin karşısında özgürce konuşabilmek ve asgari ölçüde dürüst olmak için neye ihtiyaç vardır? Burada da bir inanç söz konusudur aslında. Ancak buradaki terapistin deneyimine ve bilgisine olan dünyevi inançtır. Ve ilki gibi, en azından teorik olarak, kerameti kendinden menkuldür.

Kurtz’a göre psikoterapide amaç hastanın bir yapbozun boşluklarını doldurmasına yardım etmektir. Yapboz hastaya aittir ve onun zihnidir. Onun bilinçdışının, bilinçli deneyimleri üzerindeki etkisini dair bir keşiftir. Kurtz buna öznel hakikat diyor ve terapinin daha büyük bir öznel hakikatin keşfine ilerlediğini düşünmek istiyor.

Bir an için Don Kişot’u terapi seansında düşünelim. Mızrağını doğrultup bir deve saldırdığını söylediğinde nasıl bir öznel deneyim yaşamaktadır! Buradan daha büyük bir öznel deneyime nasıl açılabilir? Bu deneyim Don Kişot için mi yoksa onu dinleyen terapist için mi anlamlıdır? Ya da onları hayal eden bizler (okurlar) için mi? Ancak hemen burada Don Kişot bir kurmaca diye işin içinden sıyrılabiliriz. O zaman şu haklı hakikati hatırlamakta fayda var. Geçmişe dair ürettiğimiz her açıklama nihayetinde bir kurmaca değil midir? Bugünden bir adamın ya da kadının geriye bakarak, onu istediği gibi hatırlayarak, tahrif ederek, işine yarayanı alıp yaramayanı unutarak onu defalarca yeniden ürettiği bir kurmaca.

Don Kişot’un ikinci bölümünde gezgin şövalye, okurlarına ya da terapistine bir şekilde meydan okur. Şövalye düsturlarına samimiyetle inandığını, bu şekilde hareket ederek daha iyi bir insan olduğunu söyler. İnsanlara, fakir fukaraya, haksızlığa uğramışlara bu inancı sayesinde yardım etmektedir. Onu bu şekilde mi, yoksa yıkık dökük mülkünde ölümü bekleyen bir ihtiyar olarak mı hatırlamak isteriz? Eğer inançlarının onu iyi şekilde değiştirdiğini düşünüyorsak, onları niye yok etmek isteyelim!

İyi Hikâye genel anlamda ötekinin anlamanın ne kadar mümkün olduğu üstüne odaklanmaktadır. İster sanat yapıtları olsun ister psikoloji teorileri, başkasının öznel deneyimini ne kadar anlayabiliriz? Metinde de geçen felsefeci Thomas Nagel’in ünlü makalesi “Yarasa olmak nasıl bir şeydir?” tam da bu konunun açmazını ortaya koymaktadır. Bir insan için yarasa olmak nasıl bir şeydir, sorusuna hayal gücümüz ölçüsünde bir cevap verebiliriz. Ancak bir yarasa için yarasa olmak nasıl bir şeydir, sorusu muamma olmaya devam edecektir.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Arabella Kurtz
  • dostoyevski
  • İyi Hikâye
  • J. M. Coetzee
  • psikanaliz
  • psikanaliz ve edebiyat

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Cem Akaş ile söyleşi:

“Bu kez söz Hamlet’te değil, Ofelya’da”

“Hamlet'in yazıldığı dönem, İngiltere’de 'namus/şeref cinayeti'nin artık meşru görülmediği, yasaların üstünlüğünün benimsendiği, kişisel intikamlara kötü gözle bakılmaya başlanan bir dönem. Shakespeare bu toplumsal ortamda bir kişisel intikam hikâyesi anlatmaya soyunuyor, bence Hamlet’in eylemsizliğinin bir nedeni de bu.”

EBRU MILLER

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

“Her şeyin kendi sesiyle var olduğu bir anlatım peşindeyim.”

“Gözler Kanatlar Çiçekler Kuyruklar’ın gerçeküstü bir anlatı olmasını ben de tüm kalbimle isterdim, bugün mezarsız ölülerin ağırlığından çöken bir dünyada yaşamasaydık bu mümkün olabilirdi.”

ABDULLAH EZİK
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist