‘Demokratik kapitalizm’in bitmeyen krizi
“Wolf neoliberalizmin zaaflarından söz etmesine karşın, pek çok benzeri gibi, ABD demokrasisinin krizini Trump’ın şahsıyla bağlantılandırmaktan geri durmuyor. Ona göre her şeyden önce Trump 'bu büyük demokratik cumhuriyetin başkanı olacak karakter, akıl ve bilgiden yoksun'. Duyan da şimdiye kadar ABD’yi yönetenler birer bilgeydi sanır.”
Hong Kong (kolaj)
Malum, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa rejimlerinin çöküşüyle sosyalizmin iflası ilan edildi. Dahası, komünizm/sosyalizm ütopyasını hayata geçirme iddiasındaki rejimler veya diğer deyişle reel sosyalizm bürokratik otoriter rejimler üretti diye, ekonomik eşitlik fikri dahi hükmen mağlup sayıldı. Ama nedense, ne olursa olsun kapitalizm iflas etmiş sayılmıyor; tam tersine, daha da kıymete biniyor.
Kapitalizmin yükselmesi sürecinde yaşanan insani trajediler Sanayi Devrimi’nin ilerici dinamiğinin gölgesinde kalıyor. İngiltere’de 17. yüzyıldan itibaren yoğunlaşan ve ‘enclosure’ (çitleme) denen ortak alanların özel mülkiyete devrinin yarattığı kırsal yoksulluk krizi, kolonyalizmin kapitalizmin gelişmesindeki önemli etkisi, Amerikan kapitalizminin kökeninde köle emeğinin rolü, hepsi tarihsel evrimin kaçınılmaz aşamaları olarak tarihe geçti. Buna karşılık Sovyetler Birliği’nin kolektivizm üzerinden gerçekleştirdiği kırsal devrimin yarattığı insani trajediler sosyalizm tecrübesinin korkunç sonuçları olarak hatırlanıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerikan emperyalizminin müdahale alanı tüm dünyaya yayılırken, Sovyetler Birliği’nin Demirperde ülkeleri üzerindeki sultası da sosyalizm/komünizm tecrübesinin karanlık sayfası olarak anılmaya devam ediyor.
En önemlisiyse, sosyalizm ve hatta tüm sol düşünce ve siyasetin hikâyesinin Sovyetler Birliği tecrübesine kitlenmesi çabası. 19. yüzyıl sonlarından itibaren sosyalizm ve münhasıran Marksist sosyalizm pek çok farklı şekilde yorumlandı, tartışıldı. Sosyalizm ilhamlı sol siyasi düşünce, Sovyetler Birliği ve Çin deneyimleri dışında, farklı yorumlar çerçevesinde bir siyasi fikir olarak entelektüel alanda etkisini sürdürdü. Ancak Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla bu fikir dünyası Sovyetler’in mirasçısı olarak mahkûm edildi. Doğrusu, sol liberalizm de bu mahkûmiyetin mahcubiyeti içine girdi. Bu çerçevede, ‘90’lı yıllarda bırakın sosyalizmi, sosyal devlet dahil olmak üzere genel olarak sol siyaset düşüncesi moral üstünlüğünü tümüyle kaybetti ve yerini neoliberalizm dediğimiz yeni kapitalizm övgüsüne bıraktı. Neoliberal cilalı kapitalizmin de sonu geldi, ama bu sefer de kapitalizmi derinden sorgulamaların dışında tutmak şartıyla, daha önceki krizlerden çıkış yıllarından esinlenerek, son krizden kurtarma edebiyatı dolaşıma girdi.
Martin Wolf’un Demokratik Kapitalizmin Krizi başlıklı kitabı bu türden bir değerlendirmelerden biri. Kitabın önsözünün sonunda bir hüküm cümlesi var: “Yeni bir çağın gelişmesi için demokrasi, piyasa ekonomisi ve özgür düşünce istemeliyiz.” (s. xx) Doğrusu ben piyasa ekonomisine dayalı bir sistemin demokrasi ve özgür düşünceyle bağdaşmadığını düşünenlerden biriyim. Ancak Wolf’a göre piyasa ekonomisini mutlak bir doğru olarak kabul etmek özgür düşüncenin sınırını oluşturuyor. Malum, genel olarak klasik liberalizmin ve neoliberalizmin özgürlük anlayışı bu çerçevede tanımlanıyor. Nitekim, Wolf kitabının en başından en sonuna, “liberal demokrasi ve piyasa kapitalizminin dünya tarihinin en başarılı sistemi olduğunun” altını çiziyor. (s. 375) Ancak ona göre, “liberal demokrasi bencil seçkinlere ve despot adaylarına karşı kırılgan olduğu” için krize girebiliyor.
Eski neoliberal, yeni ‘krizden kurtuluş’ düşüncesinin bizdeki temsilcisi Oksijen adı altında yayınlanan haftalık gazete. Eskiden Batıda yaygın hale gelen fikirlerin sulandırılmış hali, bizim yazar çizerler tarafından parlak fikirler gibi Türkçe imzalarla dolaşıma girerdi, artık bu gayret bile gösterilmiyor. Oksijen gazetesinin yarısından çoğu New York Times, Financial Times gazetelerinin ve Economist dergisinin tercümelerinden oluşuyor. Nitekim, Wolf’un son kitabı da aslında sadece eğitim kitapları yayınlayan Oksijen Yayınları tarafından tercüme edilmiş.
Wolf kitabının başında, “liberal demokrasi ve küresel kapitalizmin meşruiyetini yitirmiş olduğu”nu ifade veya itiraf ediyor. Kitabının amacının bu koşullar altında, özellikle de zengin Batı demokrasilerinde sağ ve sol popülizmin yükselişinin nedenlerini izah etmek olduğunu söylüyor. (s. 3)[1] Wolf demokrasinin piyasa ekonomisinin doğal sonucu olacağı şeklindeki neoliberal iddiaya karşın, demokratik siyasetle kapitalist ekonomik sistem arasında potansiyel çatışmayı hatırlatıyor. Brezilya, Türkiye, Hindistan ve Rusya gibi ülkelerde kapitalizmin liberal demokratik sistem yerine otoriter siyasetlere eşlik etmiş olduğunu vurguluyor. Asıl önemlisi, “demokratik kapitalizme dayalı Batı sisteminin dünyanın en başarılı siyasi ve ekonomik sitemi olması”na rağmen, şimdilerde tehlikeye girmesi dolayısıyla yeni bir denge sağlanmadığı takdirde liberal demokrasilerin çökme tehlikesinde olduğuna işaret ediyor. (s. 4) Wolf, “En önemli demokrasi… sıradan bir ülke değil, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki liberal dünya düzeninin yaratıcısı” ABD’nin içinde bulunduğu durumun kaygı verici olduğuna işaret ediyor. Ama o da, neoliberalizmin zaaflarından söz etmesine karşın, pek çok benzeri gibi, ABD demokrasisinin krizini Trump’ın şahsıyla bağlantılandırmaktan da geri durmuyor. Wolf’a göre her şeyden önce Trump “Bu büyük demokratik cumhuriyetin başkanı olacak karakter, akıl ve bilgiden yoksun”. (s. 2) Duyan da şimdiye kadar ABD’yi yönetenler birer bilgeydi sanır.
Oğul Bush 2001’de ABD Başkanı olduğunda, Britanyalı yazar John O’Farrel, “Artık köyün delisi de var, böylece ‘küresel köy’ tamamlanmış oldu” diye dalga geçmişti. (The Guardian, 20 Ocak 2001) O zamanlar ‘küresel köy’ moda bir tabirdi. Demokrat çevrelerde Bush için de söylenmedik şey kalmamıştı. Üniversiteden torpille diploma aldığı söyleniyor, aptallığıyla dalga geçen fıkralar anlatılıyordu. Yine de, 11 Eylül’den sonra ‘İslami terörle mücadele’ adı altında önce Afganistan’ı, sonra Irak’ı işgal eden, dünyanın dört bir yanında terör şüphelilerini yargısız infaz edip işkence merkezleri açan Bush, ABD’yi iki dönem yönetti. Konuyu uzatmamak için şimdilik Amerikan demokrasi tarihini kurcalamayı bir yana bırakıp Wolf’un kitabının sınırları içinde kalalım.
Wolf, “Piyasa ile siyaset arasındaki hassas dengeyi bozan iki yoldan birinin sosyalizm denen, devletin ekonomiyi kontrol etmesi… diğerinin ise ekonomiyi kontrol edenlerin devleti ele geçirmesi” (s. 29-30) olduğuna işaret ediyor. Kapitalizmin tarihini kısaca özetliyor. Başından beri yaşanan krizleri sıralayıp yaşamakta olduğumuz sonuncusuna geliyor. “Bir kez daha liberal demokrasinin ve küresel kapitalizmin birlikte kurtarılması gerektiğini” (s. 78) söylüyor. Aslında ‘küresel kapitalizmin bir kez daha kurtarılması’ ihtiyacı, aynı zamanda kapitalizmin vazgeçilmez en iyi sistem olduğu iddiasının da bir kez daha altını çizmiş oluyor. Diğer bir deyişle, sosyalizm iflas edebiliyor ama kapitalizm ne olursa olsun iflas etmiş sayılmıyor. Küresel kapitalizmin sömürgecilik, savaş, faşizmin yükselmesi gibi tecrübeleri, ‘demokratik kapitalizmin esnekliği’ sayesinde çıkış yolu bulunmasıyla mazur görülüyor, insani maliyeti hiçe sayılıyor.

Geldiğimiz şu noktada umudumuzu tekrar sosyalist devrime bağlayacak halimiz yok, ama başından beri maliyetini tüm dünyanın ödediği bunca kriz yaşamış kapitalizmi hiç olmazsa köklü bir sorgulamaya tabi tutmanın gerektiği nedense hiç akıllara gelmiyor.
Akıllara gelince de, eski sol karşıtı öcü masalları tekrarlanıyor. Ekonomi antropoloğu, Jason Hickel’in “zengin ülkelerde enerji kullanımını ve tüketimini azaltan, insan refahını ve çevreyi ön planda tutan post-kapitalist ekonomiye geçiş” önerisi Wolf’a göre tam bir kâbus senaryosu. Ona göre, “Böyle bir rejimin mutlu bir geleceği olamaz. Bu gerçekçi olmayan bir ütopya. En kötüsü, diktatörlük çağrısı yapan ‘ilerici’ görüşler serisinin bir yenisi”. (s. 223) Komünist ülkeler yıkıldı ama ‘komünizmle mücadele’ bir türlü bitmiyor. Wolf köklü toplumsal değişim akıllara gelmesin diye uyarıyor. Bu yönde her girişimin ne denli kötü sonuçlar verdiğini hatırlatıyor; ona göre “Rus Devrimi hiç olmazsa reform ümidi olan, eşitsiz ve zorba Çarlık rejiminden daha eşitsiz ve zorba bir rejime giden yetmiş dört yıllık bir yolculuk”. (s. 226)
Piyasa sistemi dışında eşitlikçilik fikrine karşı (s. 225) bu denli sert bir tepki veren Wolf, demokrasi olmadan zenginleşen Singapur ve Hong Kong örneklerini, “İyi huylu kapitalizm yanlısı otokrasiler” (benovalent pro-capitalist autocracy) (s. 372) gibi son derece ‘iyimser’ bir şekilde tanımlayabiliyor.
Wolf özetle, liberal demokrasinin son krizinin, krize neden olan sorunların giderilmesiyle aşılacağını ileri sürüyor. Ona göre son krize neden olan temel sorun ekonomik ve siyasi gücün kötüye kullanılması, yani finansallaşma, büyük şirketlerin kötü yönetimi, rekabetin zayıflaması, vergiden kaçma, rant peşinde koşma ve etik standartların yok olması. (s. 148) Tüm bu saydıklarının zaten kapitalizmi tarif ettiğini düşünmüyor. Tam tersine, onun kafasındaki kapitalizm adeta bir faziletler sistemi. Ona göre, “Açgözlülük üzerine kurulu bir toplum ayakta kalamaz. Görev duygusu, hakkaniyet, sorumluluk, haysiyet gibi ahlaki değerlerin öne çıktığı bir toplum başarılı olabilir. Ancak bu değerler piyasa ekonomisi içinde işlemelidir. Bunun için de dışardan bir düzenleme gerekir”. (s. 169) Nitekim kitabı boyunca devlet müdahalesinin hiç olmadığı bir piyasa sisteminin savunulamaz olduğunu, son krizin nedeninin de bu gerçeğin göz ardı edilmesi olduğunu söylüyor. Ona göre çözüm, Roosevelt döneminin ‘New Deal’ politikalarının yenilenmesi veya kendi ifadesiyle ‘New New Deal’. (s. 238)
Wolf da artık neredeyse tüm neoliberaller gibi New Deal ve Keynes’çiliği yâd ediyor, ancak kendi çıkış noktasının daha ziyade Popper’ın “kısmi toplumsal mühendislik”i olduğunu vurguluyor. (s. 222) Doğrusu, artık katıksız piyasa ekonomisini savunan neoliberal kalmadı. 1992’de ‘tarihin sonu’nu ilan eden Fukuyama bile, Liberalizm ve Hoşnutsuzlukları başlıklı kitabında, piyasa ekonomisine devlet müdahalesini reddeden neoliberalizmin ‘irrasyonel’ olduğunu ileri sürüyor. Dünün neoliberalleri on yıllardır ilk kez ‘eşitlik’ten, ‘sosyal adalet’ten, ‘refah devleti’nden, hatta ‘sendikalaşmanın önemi’nden söz etmeye başladı. Nitekim Wolf da kitabının önsözünde neoliberalizmin kurucu babalarından Hayek’in ünlü Kölelik Yolu kitabıyla, Karl Polanyi’nin ünlü eseri Büyük Dönüşüm’ün aynı yıl yayınlandığını (1944), ancak tarihî tecrübenin Polanyi’yi haklı çıkardığını itiraf ediyor. (s. xix)
Polanyi 1920’lerden itibaren kapitalist ekonomi-politiği kökünden sorgulayan düşünürlerden biriydi. İleriki yıllarda, iki dünya savaşı arası küresel liberalizmin Avrupa’da faşizmin yükselişinin zeminini oluşturduğunu ileri sürmüştü. Bu açıdan revizyonist bir Marksist olarak tanımlanır. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası faşizm analizleri çerçevesinde bu yaklaşım gölgede kalmıştır. Soğuk savaş sonrasında neoliberalizmin yükseldiği ‘90’lı yıllarda, gemlenmemiş küresel piyasa ekonomisinin bir kez daha demokrasi krizlerine yol açacağını ileri sürenler Polanyi’nin düşüncelerini yeniden gündeme getirdi.[2] Aslında Polanyi’nin düşünce izleğini takip eden bir ekonomi-politik ekol her zaman var oldu. Büyük Değişim kitabının 2001 yılı baskısının önsözünü yazan J.E. Stiglitz (Beacon Press) bunlardan biriydi.
Ancak Polanyi’nin yeni okumalarında onun köklü kapitalizm sorgulamalarının izi giderek soluklaştı. Wolf’un neoliberalizm eleştirileriyse bu sorgulamanın çok uzağında kalıyor. Dahası, Wolf kitabı boyunca eşitlik fikrinin ve siyasetlerinin ‘fırsat eşitliği’ ilkesinin ötesine taşmaması gerektiği uyarısı yapıyor. Mutlak fırsat eşitliğinin mümkün olmadığı gibi, tehlikeli de olduğuna işaret ediyor; bu tür bir çabanın çocukların ailelerin elinden alınması gibi kriminal sonuçlar vereceğini ileri sürüyor. (s. 271) Doğrusu, fırsat eşitliği adına ‘eşit ücretsiz eğitim’ gibi bir seçenek söz konusu olabilecekken, çocukların ailelerinden uzaklaştırılmasından söz etmek, bana ‘komünizmle mücadele’ döneminin abartılı söylemlerini hatırlattı.
Wolf ‘70’li yıllardan itibaren Keynes’çi makro-ekonomik politikaların gerilemesinin ve işçi sınıfının yerine hizmet sektörünün geçmesinin siyasi sonuçlarına işaret ederken merkez sol partilerdeki değişimin yarattığı sorunlardan da söz ediyor. Ona göre merkezin solundaki partilerde üniversite mezunlarının öne çıkması bu partilerin kimlik siyasetleri ve hızlı dekarbonizasyon gibi “ilerici radikal” politikaları benimsemesine neden oldu. Eski işçi sınıfı ise bu politikalara karşı tepkiliydi. (s. 121) Dahası, Wolf’un ‘Brahman Sol’ (Brahmin Left) dediği liberal sol demokratların “vatanseverliği (patriotism) ve özellikle işçi sınıfı vatanseverliğini hor görmesi de büyük bir hata” idi. (s. 324) Sonuçta, kitabı boyunca kısaca, mevcut krizi aşmanın yolunun piyasa sistemine sadık kalıp bu hataların üstesinden gelmek olduğuna işaret ediyor.
Wolf, Batı dışı dünyada demokrasinin geleceğine ilişkin olarak ise, liberal Batı demokrasilerin müdahalesinin önemini koruduğuna, hatta bu yöndeki çabaların öneminin arttığına inanıyor. Ona göre liberal demokrasiler dünya ölçeğinde savunulmalı; bu nedenle “dışardan müdahalenin hiçbir zaman işe yaramayacağını” düşünmemek gerekiyor. (s. 354-355) Bu çerçevede, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’ya ve Japonya’ya ABD müdahalesi örneğini hatırlatıyor. Ancak bu ülkelerde başarının “gelişmiş ekonomik ve toplumsal kültürün varlığı” ile mümkün olduğunu hatırlatmayı ihmal etmiyor. Buna karşın, ona göre “Afganistan’da yirmi yılın yeterli olmamasına şaşmamak gerek”. Afganistan’da ABD müdahalesi başarısız oldu, çünkü “bu ülke için belki de yüzyıl gerekebilirdi ve hiçbir yabancı güç bir ülkede bu kadar uzun zaman kalamazdı.” (s. 355)
Wolf’a göre bu koşullar altında “radikal bir müdahale imkânı için Birleşmiş Milletler mandaterliği… BM uluslararası askerî gücü oluşturmak” çözüm olabilir. Ona göre ‘sert güç’ün hâlâ ne kadar önemli olduğunu Rusya’nın Ukrayna işgali hatırlatıyor bize. Wolf bu nedenle “liberal demokrasilerin ittifakı etkin biçimde silahlı olmalı” ve sonuçta “Soğuk Savaş zaferini mümkün kılan NATO kalkanıydı” diyor. (s. 356) Sonuçta, Batı demokrasilerinin dünyaya vaadi, benim ‘liberal militarizm’[3] dediğim, sert güç çerçevesinde liberal müdahalecilik siyasetinin bir kez daha demokrasi savunusu adı altında meşrulaştırılması.
Liberal/neoliberaller her arıza çıktığında, “Demokratik kapitalizm esnektir, hatalarını düzeltir” deyip yollarına devam ediyorlar. Aslında hiç olmazsa kavram olarak ‘demokratik kapitalizm’ gerçekten de çok esnek. Amerika’nın geçmişinde kölecilik, yakın geçmişinde resmî ırkçılık olması, onun hâlâ ‘en büyük demokrasi’ olarak tanımlanmasını engellemiyor. Batı Avrupa’da 20. yüzyılın ortasında faşizm fırtınası esmesi ‘istisnai bir gelişme olarak’ takdim edilip Avrupa’nın demokrasi sicilini sarsmıyor; şimdilerde militarist bir hal alması demokrasileri savunmak için zaruret diye takdim edilebiliyor. Fukara ülkelerde demokrasinin başarısızlığı tarihî ve kültürel miras sayılırken, zengin demokrasilerin karanlık yönleri hep sıradan veya sıradışı hatalara yükleniyor. Dahası, Batı ülkelerinin dünyanın dört bir yanına askerî müdahaleleri bile ‘demokrasi savunusu’ olarak meşrulaştırılıyor. Mesela Afganistan’a ABD müdahalesi sorun olarak görülmüyor da, bu ülkeyi adam etmek için yirmi sene az sayılıyor.
Son olarak, Wolf kadar olmasa da, Batı dışı dünyada demokrasi zaafını dönüp dolaşıp yine tarihe-kültüre bağlayan, buna karşılık Batı dünyasında demokrasilerin başarısını ‘kurumların güçlü olmasına’ yoran Nobel ödüllü Daron Acemoğlu’nun da kulakları çınlasın. Çok tutulan bu tezi, Batı dünyasının bu güçlü kurumlarının neden otoriter popülist siyasetlerin yükselişini engelleyemediğini izah etmekten aciz olsa da, “Birader, bu ne çelişki?” diyen çıkmıyor. Bronz çağından başlayıp bugünlere getirdiği dünya tarihi üzerine kurduğu tezlerine karşın, ABD’de popülizmin yükselmesinin ciddiyetinin pek farkında olmaması da sorun olarak görülmüyor. Acemoğlu 20-21 Mayıs 2023’te Financial Times’ta yayınlanan röportajında,[4] “Trump’ı başlangıçta ciddiye almadığını, çekip gideceğini düşündüğü için 2016 yılı seçim sürecinde haberleri izlemeyi bıraktığını” söylemiş. Hiç Amerika’da yaşamadım, ABD politikası uzmanlarından da değilim ama 2016’da ben burada oturduğum yerden Trump’ın seçimleri kazanabileceğini tahmin ettiğim, ciddi bir toplumsal dalgayı arkasına aldığını fark ettiğim halde, Acemoğlu haberleri izlemek gerektiğini bile düşünmüyor. Trump’ın son seçim öncesi yeniden güçlenmiş olmasına ilişkin ise, öncelikle Trump’dan nefret ettiğini ama ona oy verenlerden nefret etmek yerine onların sorunlarını anlamaya çalışmak gerektiğini söylüyor.
Wolf’un kitabından buralara geldik; konumuz öncelikle Acemoğlu’nun tezleri değil. Zaten bu konuda daha önce K24’te “Best-Seller Teoriler” başlığı altında bir yazı yazmıştım. Hatta konu sadece Wolf veya Acemoğlu’nun demokrasi krizine dair yaklaşımları da değil; asıl konu, onların da içinden konuştuğu yeni sağ veya sol liberal söylem. Bu söylemin amacı, demokrasi krizi de dahil, küresel kapitalizmin krizlerini derinden sorgulamaktan/sorgulatmaktan uzak durmak. Kapitalist sisteme toz kondurmamak adına, küçüklü büyüklü krizleri ‘sapma’, ‘hata’ olarak tanımlayıp, sonuçta da sorunları Trump gibi arıza tiplerin şahsına yormak. Önemli isimler, cilalı başlıklar altında ifade bulan bu bakış açısıyla ne Batı demokrasilerinin içine girdiği ‘kapitalist demokrasi krizi’ni anlamak mümkün, ne de dünyanın içinde bulunduğu, yeni çatışma süreçlerini kavramak... Katılır mısınız, katılmaz mısınız bilmiyorum ama, Wolf’un kitabını odağına alan okuduğunuz yazının amacı bu hususun altını çizmek.
NOTLAR
[1] Sayfa numaraları, kitabın İngilizce orijinal metnine işaret ediyor. Kitabı yayınlandığı tarihte okumuş ve notlamıştım, Türkçesi yayınlandıktan sonra tekrar üzerinden geçemedim, bu konuda affınıza sığınıyorum.
[2] Karl Polanyi in Vienna The Contemporary Signifigance of The Great Transformation, Kenneth McRobbbie, Kari Polanyi eds. Black Rose Books, 2006
[3] Bkz. Nuray Mert, Yeni Karanlık Yüzyıl (Doğan Kitap, 2024)
[4] Bu röportajın Türkçesi, Oksijen gazetesinde 26 Mayıs-1 Haziran 2023’de yayınlandı.
Önceki Yazı
Fabien Toulmé ile söyleşi:
Çalışmak, yaşamak ve anlam arayışı
“Bir çeşit seyahat günlüğü, gazetecilik ve tanıklık arasında bir yerde duran bir çizgi roman yapmak istiyordum. Her ciltte belirli bir temayı ele almak ve bu temayı dünya çapında bu konuda yaşayan insanlarla tartışmak...”
Sonraki Yazı
Nakaratlar: Dünyayı sayıklamak
ya da şizoanalitik kartografi
“Nakaratlar daha ziyade bir tür televizyon şebekesi ya da internet gibi iş görüyor: İki adet nakarat bloğundan oluşuyor ve bu bloklar kendi içinde çeşitlemeler içeren paragraflardan oluşan bir yapıya sahip, yani kitabın başı ve sonundansa, giriş ve çıkışları var – bir tür yazınsal cereyan.”