“Das Berliner zimmer”
“Kendi hayatındaki yıkım ve dönüşüm hikâyesini Berlin’in savaştaki yıkımı ve yeniden dirilişi hikâyesine koşut olarak inşa ediyor Bell.”
Kuşbakışı Berlin
Amerikalı/İngiliz yazar Kirsty Bell, Dip Akıntıları başlığıyla Türkçeye çevrilen Undercurrents adlı kitabında “Berlin odası” (Berliner zimmer) adı verilen ayrıksı bir mekân türünden söz ediyor. Siren Yayınları’ndan çıkan Dip Akıntıları’nı 2024’ün kitabı olarak seçmemin başlıca nedeni, bana sembolik gelen bu ilginç mimarlık garabetiydi.
Berlin’in modern şehir olarak “kuruluş dönemi” diyebileceğimiz 1850’lerle 1920’ler arasındaki yıllarda şehirdeki apartman binaları ön cephe ve arka/yan cephe olmak üzere iki yahut üç kanatlı inşa ediliyormuş. Binaları U harfi yahut L harfi gibi düşünebiliriz. İki kanatın dik açıyla birleştiği köşelerde tek penceresi arkadaki iç avluya bakan, dolayısıyla da hayli karanlık olan ama çok geniş boyutlara sahip köşe odalara verilen isim “Berlin odası”. O zamanlar Prusya’ya ait olan bölgenin başka şehirlerine de yayılmış bir mimari özellik bu.
Odanın ışıksız ve havasız körlüğü ama boyut olarak büyüklüğü bana sadece Berlin’e özgü değil, bütün Almanya’nın kimliğine ve kaderine dair önemli bir simgeyle karşılaştığım hissini verdi.
Merak edip Google’da aradım. Friedrich Engels işçi hareketi önderi Wilhelm Liebknecht’i Kantstrasse’deki evinde ziyaret ettiği zaman gördüğü bu oda tipinden öylesine rahatsız olmuş ki, bir arkadaşına yazdığı mektupta “Dünyanın başka hiçbir yerinde görülemeyecek ama Berlinlilerin en çok zaman geçirdikleri ve kendilerini en rahat hissettikleri bu karanlık ve havasız izbe, Berlin küçük burjuva dar kafalılığına mükemmel örnek” demekten kendini alamamış.
Weimar Cumhuriyeti döneminde, 1925 yılında apartmanların bu şekilde inşa edilmesine son verilmiş. Ama İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımına rağmen ayakta kalmış çeşitli örnekleri hâlâ mevcut.
Yazarımız Kirsty Bell de 2000’lerin başında New York’u terk ederek aşk uğruna yerleştiği Berlin’de, 2013-2014 yıllarında iki oğlu ve kocasıyla birlikte tam da bu tip bir binada daire satın alıp taşınmış. Ve hemen ardından evliliği sona ermiş.
İki oğluyla baş başa kaldığı bu çok büyük dairede tek ebeveyn olmaya ve evliliğinin yıkımına uyum sağlamaya çalıştığı döneme ait kişisel anlatısı kitabın bir katmanı.
Oturduğu binayı ve mahalleyi tanımak için başladığı araştırma giderek Berlin’in tamamını keşfetmeye dönüşünce, hem yaşadığı şehri tanımak hem de kendini avutmak için Berlin’in tarihini ve bugününü soğan soyar gibi kabuk kabuk soyduğu şehir anlatısı da diğer katman.
“Berlin odası” diye bir mimari motifin varoluşu bu kitabı okuyunca bana çok anlaşılır göründü. Zihnimdeki yap-boz tarzı Almanya imgesinde sanki eksik bir parça yerine oturdu. Kimliğini hiçbir zaman tam bulamamış bu ülkede ve bu son derece garip, trajik şehirde, çılgın bir enerjinin yanı sıra ağır bir depresyonun ve karamsarlığın egemen olduğunu Berlin’i 1990’larda ilk gördüğümde hissetmiştim.
Dip Akıntıları
çev. Yasemin Çongar
Siren Yayınları
Mayıs 2024
295 s.
Kirsty Bell’in kitabı bu izlenimi fazlasıyla doğruladı. Kendi hayatındaki yıkım ve dönüşüm hikâyesini Berlin’in savaştaki yıkımı ve yeniden dirilişi hikâyesine koşut olarak inşa ediyor Bell ve bu koyu depresyonun içinde, mimarların “gri enerji” diye adlandırdıklarını söylediği karmaşık yapılaşma atmosferinde yolunu bulmaya çalışıyor.
Bu çok katmanlı anlatıdaki depresif hava beni hiç beklemediğim bir şekilde büyüledi. Depresyonun cazibesine kapıldığım için değil, yazarın çok zor gerçeklere inanılmaz yumuşak başlılıkla ve kabullenerek bakabilmesi, bu kadar dinginlikle hikâye edebilmesiydi beni büyüleyen. Kitabı kendime rağmen okudum diyebilirim. Okudukça merakım arttı, elimden bırakamaz oldum.
Kirsty Bell’in ilginç kişiliği kadar Yasemin Çongar’ın çevirisi de bunda rol oynadı. Birkaç çetrefil pasaj dışında, kitap adeta Türkçe yazılmış kadar akıcı ve üslubu rahat. Yer yer çok güzel sözcük buluşları olan, başarılı bir çeviri. Kirsty Bell’in oturduğu binanın orijinal dış cephe boyasını tanımladığı cümleyi çevirirken Çongar’ın kullandığı “Cırlak turuncu” gibi nefis sıfat seçimleri sözcük dağarcığıma hemen ekleniverdiler.
Kirsty Bell’in evi binanın ön cephesinde, dolayısıyla bol güneşli, şehrin güneyindeki Landwehr Kanalı’na bakan bir daire, ama yandan arkaya uzanan kanatta da bir bölümü olduğu için onun evinde de bir “Berlin odası” var. Üstelik alışılmışın dışında, çok köşeli, sekizgen bir oda.
Berlin’in eski sakinleri bu odaları bazen yemek odası, bazen müzik odası, bazen de çalışma odası olarak kullanırlarmış. Tabii eğer varlıklı iseler. Bazen de bu ve başka “arka blok” odaları atölye olarak esnafa, işyeri olarak meslek sahiplerine yahut dar gelirli öğrencilere, hatta bazen yoksul göçmenlere kiralıyorlar.
Bu sınıf ayrımının azalsa bile hâlâ mevcut olduğu 2000’li yıllarda, Kirsty Bell’in modern yaşamında ise Berlin odası bir çamaşır odası ve ardiye olarak kullanılıyor.
Evin hikâyesi anlaşılmaz bir su sızıntısıyla başlıyor. Kirsty Bell ve eşi bir sabah mutfak yerlerini su içinde buluyorlar. Bu su felaketi üzerine evliliklerinin sona erdiği gerçeğiyle yüzleşiyorlar ve ayrılmaya karar veriyorlar. Evin duvarları ve tesisat sistemi su sızdırmaya devam ediyor. Özellikle Berlin odasında beliren rutubetle mücadele edilmesi gerekiyor.
Bell yaşamındaki bu kırılmayı ve kendini içinde bulduğu krizi sindirebilmek için yeni yerleştiği evin neden “gözyaşı döker gibi” su akıttığını keşfetmeye çalışıyor; o mekânda niçin huzursuz olduğunu ve “evin ona ne söylemeye çalıştığını” anlamak istiyor ve giderek bütün şehri kapsayan muazzam bir araştırmaya girişerek, kendi deyimiyle bu “Berlin portresini” yazmaya başlıyor.
Berlin’in portresi de tıpkı onun evi gibi suyla derinden bağlantılı. Yeraltı sularının akışıyla iç içe bir şehir çıkıyor ortaya. Geniş bir bataklık arazide kurulmuş olan şehrin tarihi tamamen doğayla ve suyla mücadele üzerinden ilerlemiş. Kanalizasyon ve lağım kokularının yahut su taşmalarının sıklıkla rahatsızlık yarattığı, insanı adeta kum zemine doğru, aşağıya çeken bir ağırlığın hâkim olduğu, sorunlu bir şehir.
Neredeyse kozmik bir bilinçaltı gibi suyun alttan alta her şeyi belirlemesi, kendi hayatının ve şehrin bilinmezliklerini, dolayısıyla da kitaba adını veren gözle görülmez dip akıntılarını bir dedektif gibi araştırması Bell’in anlatısına sürükleyici bir gerilim kazandırmış ve çözümlenmesini merakla beklediğimiz bir gizem boyutu katmış. Hem doğanın hem tarihin hem de bireyin dip akıntılarının peşindeyiz kitapta.
Bu kumlu ve batak zeminli şehirde ışığa sırtını çevirmiş ve doğayı dışlayan loş odaların neden tercih edildiğini yahut nasıl bir ruh hali yaratabileceğini insan sezinlemeye başlıyor.
Kitabı okudukça Berlin odası gibi bir mekâna itirazı olmayan Berlinlileri giderek bütün Almanlarla özdeşleştiriyorum ve Hitler’e niye itiraz etmediklerini daha iyi anlıyorum sanki.
Burada metaforu epeyce zorladığımın ve çok büyük bir genelleme adımı attığımın farkındayım ama Berlin’in kaderini belirleyen ve tarihin sıkıştırması diyebileceğim koşullar bana bunu düşündürttü. Türkiye’dekine çok benzeyen bir tarih sıkıştırması bu. Berlin’in ve Almanya’nın hâlâ geçmişle tam yüzleşemediği apaçık ortada.
Elbette tarih binlerce, milyonlarca irili ufaklı karardan ve seçimden oluşuyor ama Kirsty Bell’in kitabında Berlin’in sadece talihsiz mimari seçimlerini izlemek bile yeterince özetledi bana o şehirde yaşanan kimlik krizini ve derin karmaşayı.
Bell’in bir apartman dairesinden, bir binadan ve orada daha önce yaşamış olanlardan yola çıkarak şehri anlamaya çalışması da bu nedenle hoşuma gitti; çok ufuk açıcı, adeta organik bir yaklaşım.
Tarihin dokusuyla şehrin dokusu o kadar iç içe ki, 280 sayfaya sığdırılmış bu son derece yoğun ama bir o kadar da hafiflikle, ağırlaşmadan yazılabilmiş kitabı böyle kısa bir denemede özetlemem mümkün değil; o nedenle en sevdiğim birkaç özelliğine değineceğim.
En başta kadınların Berlin’ini anlatması çok hoşuma gitti. 19. yüzyılın kadın yazarları ve tanıkları, mesela kendisiyle aynı kanal kıyısındaki Ufer’de oturmuş olan Marie von Bunsen ya da gene aynı dönemde yaşamış Kontes von Schleinitz gibi, evlerinde edebi ve kültürel salon toplantıları düzenleyen yaratıcı ve entelektüel kadınlar.
20. yüzyıla ve 1930’lara uzanan dönemde hem kadınların durumuna bakan hem de çok keskin sosyal gözlemler içeren romanlarıyla öne çıkan kadın yazarlar; Büyük Otel yazarı Vicki Baum ve Yalancı İpek Kız yazarı Irmgard Keun gibi.
Şehrin en iyi gözlemcileri olan gazeteci kadınlar; röportajlarıyla ünlü Gabriele Tergit (Elise Hirschmann), yahut “Unutulmuş Kuşak-Savaş Çocukları” kitabının yazarı Sabine Bode gibi. Kirsty Bell’in arşivleri tararken bulduğu bir güncede savaş yıllarını ve Rus işgali günlerini inanılmaz canlılıkla anlatan “İsimsiz Kadın” gibi. Savaştan sonra sosyoloji ve psikoloji çalışmalarıyla toplumun nabzını tutmaya çalışan kadın bilimciler; mesela 1967’de çıkan “Yas Tutamamak” kitabının ortak yazarı psikanalist Margarete Mitscherlich gibi. 1950’li yıllarda ve sonrasında isimleri ya tamamen ya da kısmen Berlin’e mal olan yazarlar; Christa Wolf ve Ingeborg Bachmann gibi.
Gene 1950’lerde Hannah Arendt’in Berlin gözlemleri.
Ayrıca avangard sanatçılar; Hannah Höch ve Käthe Kollwitz gibi. Politikaya girmiş devrimci kadınlar; elbette başta Rosa Luxemburg olmak üzere. Nitekim Luxemburg öldürüldükten sonra cesedi Bell’in evinin bulunduğu Landwehr Kanalı’na atılmış. Bir yürüyüş sırasında o hazin plaketi keşfediyor.
Kirsty Bell araştırmaları sırasında kadınlarla Berlin arasında bir derin bağlantı daha buluyor, o da bataklıklarla ve suyla ilgili. Klaus Theweleit’ın 1980’lerde çıkan “Eril Fanteziler” kitabını okurken keşfettiği bir bağlantı bu. Theweleit’a göre Prusya’da akışkanlıkla ilgili her şey kadınlara ait; bataklığa, balçığa ve çamura dair her şeyle kadınlar uğraşıyor. Bu sadece çamaşır yıkamakla ve temizlikle sınırlı değil. Tıkanmış giderlerdeki balçığı ve tuvaletleri kadınlar temizliyor; yerleri silerken dışkı çamuru ellerine bulaşıyor. Kirsty Bell tam da bunları okurken evindeki giderler tıkanmaya başlıyor.
Prusyalı erkekler her tür balçıktan, her çeşit sızıntıdan ve özellikle kadınlardan korkuyorlar Theweleit’a göre. “O zaman niçin bataklıkta şehir kurdular?” diyesi geliyor insanın. Fakat hemen anlıyoruz ki, burada çok tanıdık bir etken, yani doğaya hâkim olma güdüsü ve inadı var. Kadın korkusu ve kadın nefretiyle faşizm arasında doğrudan ilişki olduğunu da uzun tecrübeler sonucu biliyoruz artık. Buna yabancı düşmanlığının eklenmesi de şaşırtmıyor bizi. Böyle dip akıntılarını ilintilendirmeyi ve zihnimizde uyandırmayı hiç ihmal etmiyor Bell.
Berlin, “Enkaz kadınları”, 1945.
Aynı şekilde, savaştan sonra Berlin’in yıkıntılarını temizleyen de kadınlar. “Enkaz kadınları” deniyor onlara ve hayatları başlı başına bir hikâye. Savaşın sonlarına doğru Landwehr Kanalı son cephe hattı olarak büyük muharebelere sahne olmuş ve gene cesetlerle dolmuş. Kristy Bell, Tempelhofer-Ufer adlı mahallesinden başlayarak çıktığı uzun yürüyüşlerde ve bisiklet gezilerinde şehrin tarihini hiç bıkmadan kazmayı sürdürüyor.
Girmediği kütüphane, başvurmadığı arşiv ve devlet dairesi kalmamış. Öncelikle peşine düştüğü kişiler huzursuzluğun ve suyun hâkim olduğu apartman binasının ilk sahipleri. Binayı 1867’de inşa ettiren, o dönemde saray baş fırıncısı olan Zimmermann; binayı sonra satın alan İtalyan göçmeni Curt ve Bruno Sala kardeşler ve orada kurdukları matbaa; ikisinin de adları Charlotte olan iki gelin ve kardeşlerden birinin evlat edindiği kız çocuğu Melitta. Bütün bu hayatların peşine düşmüş Kirsty Bell. Onun çağdaş sanat yazarı olduğunu bilmesek esaslı bir tarihçinin kitabını okuduğumuzu sanabilirdik.
Araştırmacı yönü güçlü olduğu kadar insan hayatının duygusal ve manevi yönlerine ve alternatif inançlara da önem veren birisi Kirsty Bell. Bu da kitabın çok hoşuma giden bir başka özelliği.
Binasındaki su sızıntıları başlayınca tesisatçıların yanı sıra bir feng shui uzmanı çağırıyor evine. Bir yandan evin hastalığını araştırırken, diğer tarafta feng shui uzmanıyla birlikte evi iyileştirmeye çalışıyorlar. Mesela gri ve kasvetli Berlin odasında anlaşılmaz şekilde beliren tortuları çeksin diye her köşeye turmalin taşları yerleştiriyorlar.
Kirsty Bell aynı zamanda kişisel travmalarını anlamak için bir aile dizimi atölyesine katılıyor. “Almanların Gizli Korkuları” kitabının yazarı bir başka Berlinli kadın, aile terapisti Gabriele Baring yönetiyor seansları. Kirsty Bell böylece konforlu ve gösterişli yaşamaya merakının ona anneannesinden miras kaldığını anlıyor. Bu büyük evi neden istediği, kocasıyla evliliğindeki sorunları neden uzun süre görmezden geldiği çıkıyor meydana. Mala mülke aldırmayan, daha mütevazı ve özgür yanına ise şimdi Berlin’i araştırarak ulaşmaya çalıştığını fark ediyor.
Kitabın en ilginç yanı ise Bell’in oturduğu ev için ayrı bir “aile dizimi” çalışması yaptırması. Ruh çağırmaya benzer bu tuhaf hikâyede atölyeye katılan diğer kişiler evin ilk sahiplerini, Berlin odasını, Kirsty Bell’i ve binanın kendisini temsil ederek çeşitli roller üstleniyorlar. Her biri medyum gibi bu enerjileri kanalize ediyor. Ve evin tarihi boyunca biriktirdiği travmalar teker teker ortaya çıkıyor. Gizem çözülüyor.
Kitabı henüz okumamış olanları düşünerek gizemi açık etmeyeceğim. Berlin’de mümkün olduğu ölçüde mutlu bir sonla bittiğini söylemekle yetineyim. Kirsty Bell kişisel hatırat ile şehir tarihini çok güzel buluşturmuş. Berlin’le ilgili her hikâyede olduğu gibi bu hikâyede de savaş sonrasında kendini toplumun içinde görünmez kılarak gizlenmeyi başaran Naziler var. Karılarını ihmal eden ya da kötü davranan kocalar var. Savaş suçlarını yahut aile travmalarını görmezden gelerek unutmaya çalışanlar veya yüzleşmeye çabalayanlar var. Ve en önemlisi, tek başına ayakta kalabilen kadınlar var.
Kirsty Bell de sonunda bu Berlinli bağımsız kadınlardan biri olmayı başarıyor. Nihayet rahat nefes alıyor, Melitta ile ilgili takıntısı hafifliyor, onu mutsuz eden bataklık duygusu evin üzerinden kalkıyor. Gerçi tam o sırada Berlin odasının bu sefer dış duvarında sular akmaya başlıyor ama artık hem takıntılar hem dip akıntıları çok daha rahatlamış durumda. Tıpkı Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra yaşanan (ve maalesef çok uzun sürmeyen) özgürlük duygusu gibi, bu lanetli evin de daha normal bir eve dönüşeceğini, Kirsty Bell’in yeni bir hayata başlayabileceğini anlıyoruz. Artık kendini gerçek bir Berlinli kadın olarak hissediyor. Berlin odası ya da su akıtan duvarlar bir daha rüyalarına girmeyecek.
Elbette Berlin’in geleceği ayrı hikâye. Şehri tanımlayan bir başka dip akıntısını bizler de tanıyoruz: On yıllar boyunca farklı yaşam tarzlarını besleyen alt kültür damarı ve ona bağlı muhalif davranışlar. Ev işgalleri, kurulu düzeni protesto gösterileri; giderek sanatçıların, LGBTQ hareketinin ve benzeri karşı-kültür akımlarının özgürlük arayışı bu dip akıntısının aydınlık yüzüyse, uyuşturucu bağımlılığı, fuhuş, kapitalist kazanç açgözlülüğü ve devletin kültüre yaptığı art niyetli yatırım da karanlık yüzü. Berlin’in çelişkileri kolay çözülecek cinsten değil.
Ama Kirsty Bell artık bakışını geleceğe çevirmeye hazır. Sonundaki bu temkinli iyimserlik kitabın hoşuma giden bir diğer yanıydı.