• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

“Daha fazla ütopik karaktere ihtiyacımız var...”

Sıradan bir hayatın sıradışı cazibesi

“Wim Wenders’in 16 günde çektiği Perfect Days, Batıdan bakan birinin Doğuya yönelik incelikli kavrayışları dolayısıyla insanı sarıp sarmalayan zarafetlerle kuşatılmış durumda. Wenders ve Japon yazar Takuma Takasaki tarafından yazılan senaryo sıradan bir hayatın, sıradan bir işin diğer sıradanlıklarla kıyas kabul edilemez bir biçimde manevi bir iklimde serpilebileceğini gözler önüne seriyor çünkü.” 

Perfect Days, Wim Wenders, 2023.

SEFA KAPLAN

@e-posta

SİNEMA-TİYATRO-TV

4 Nisan 2024

PAYLAŞ

1.

Filmle ilgili araştırma yaparken karşıma çıkan, “Mimarlar neden Wim Wenders’in Perfect Days'ini (Mükemmel Günler) izlemeli” başlığı, zihnimde gezinenlerden en azından bir bölümünün hem tanığı hem de muhatabı gibiydi. İtalyan mimar Cecilia di Marzo’nun Archilovers isimli mimarlık sitesinde yer alan yazısı filmin sadece konusu itibariyle değil, dokusu dolayısıyla da mimari bir müdahalenin somut bir yansıması olduğunu koyuyordu ortaya. Başta Pritzker ödüllü Shigeru Ban olmak üzere, çoğu Japon, dünyaca ünlü mimarlar tarafından tasarlanan ve Tokyo’nun muhtelif parklarına serpiştirilen 17 umumi tuvalet filmin ana eksenini teşkil ediyordu çünkü.[1]

Aslında film projesi, sonradan yapımcılığını da üstlenecek olan Koji Yamai’nin, arkadaşı Wim Wenders’e gönderdiği elektronik bir mektupla geliyor gündeme ilkin. Wenders, Japonya’ya ve Japon kültürüne yabancı bir insan değil esasen. Tokyo-Ga (1985) belgeseli ve Bis ans Ende der Welt / Dünyanın Sonuna Kadar (1991) filmi de bunun göstergesi. Öyle ki, bulduğu her fırsatta yolunu Japonya’ya düşürmek için çaba harcıyor ifade yerindeyse eğer. İşte o netameli Covid döneminde karantina çilesi bitmeye yüz tutmuşken gelen mektup tam da böyle bir açık pencere yahut aralık kapı ihtiyacına cevap verecek mahiyettedir. Zira o günlerde eşine Japonya’yı ne kadar çok özlediğini ve senelerdir gitmemiş olmaktan utanç duyduğunu anlatan Wim Wenders, Yamai’nin mektubunda yer alan, “Neden Tokyo’ya gelip büyük mimarlar tarafından inşa edilen şu harika küçük tuvaletleri görmüyorsunuz? Belki de kısa bir belgesel yaparsınız” cümlelerini okur okumaz toplamaya başlıyor bavulunu.

Wim Wenders

Wenders’in The New Yorker’dan Nathan Taylor Pemberton’a anlattıklarına göre, Tokyo’da öncelikle, karantina sonrasındaki Alman toplumuyla Japon toplumu arasındaki davranış farkları çekiyor dikkatini. Aylarca evlerinden çıkamayan Almanlar ilk fırsatta parklara dağılıp çılgın partilerde –gerçek anlamda– ortalığı dağıtırken, benzer partiler düzenleyen Japonlar eğlencenin ardından sigara izmaritleri dahil çöplerini toplayacak ölçüde dikkatlidir mesela. Bir kez daha hayranlık tazeleyen Wenders, bahse konu tuvaletleri görür görmez, belgesel yerine kamu yararı duygusunu tam anlamıyla ortaya koyabilecek bir film önerisiyle çıkacaktır yapımcı arkadaşının karşısına. Hareket noktasını gene birer mimari mükemmellik örneği olan tuvaletler teşkil edecektir, ancak bu tek başına filmi taşıyabilecek kuvvette değildir ünlü yönetmenin nazarında: Tuvaletlerin varlığını genel kavrayışın beyhudeliğinden çekip çıkaracak bir hikâyeye ihtiyaç vardır. Wenders’ten dinliyoruz devamını:

Yoğun bir dönemdi, çünkü Anselm’in[2] post-prodüksiyon çalışmalarının tam ortasındaydım. Mayıs ayında o 17 sevimli tuvaleti ziyaret için bir haftamız vardı. Bunlar sadece güzel sanat eserleri değil, aynı zamanda harika mekânlara yani oyun alanlarına, parklara ve kent meydanlarına yerleştirilmiş mimari mucizelerdi. Her blok kendine özgü bir şekilde farklı ve çarpıcıydı. Tam da salgının ardından Tokyo’da hayatın normale döndüğü dönemdi. Şehirdeki tek Batılı bizdik ve Japonya’nın ruhunun yeniden canlandığını görmek hoşumuza gidiyordu. Bu kadarı bile benim nazarımda bir ütopyaya dahil olmak gibiydi. Tokyo ile mukayese edildiğinde Berlin’de tecrit sonrası hayat felaketti. Bu yüzden Japonya’da geçirdiğim zamandan çok etkilendim. Bu bir hafta söz konusu projenin bir fotoğraf serisi ya da belgeselden daha fazlası olması gerektiğini anlamamı da sağladı: Filmi sürükleyecek bir hikâyeye ihtiyacımız vardı ve hikâyenin ana ekseninde bu harikulade mimari eserler bir tür yol haritası veya çerçeve görevi görecekti.[3]

2.

Wim Wenders’in zihninde gezinen ve arkasından da senaryoya yansıyan hikâye basitti aslında: Tokyo’nun downtown ihtişamından hayli uzak kenar semtlerinden birinde şafak vakti. Huş ağacından yapıldığına dair bir bilgi her nasılsa kulaklarımıza fısıldanan bir süpürge ve yaşlı bir kadın mevcut kameranın kuzey kıyısında. Bir sonraki planda ise süpürgenin çıkardığı ses yüzünden uyanan mütebessim bir çehre göze çarpıyor bütün sakinlik ve sahiciliğiyle. Uzakdoğu geleneksel kültürünün doğal bir uzantısı olan yer yatağını toplayıp düzgün bir şekilde bir kenara koyuyor önce, dişlerini fırçalayıp tıraş oluyor ve bıyıklarına çekidüzen vermeyi ihmal etmeden üst kata çıkıyor. Parklardan topladığını daha sonra öğreneceğimiz filiz halindeki bitkiler muhtelif saksılarda kendilerine uzanacak hayat suyunu bekliyor çünkü. Kahramanımız tebessümünden zerre tavize yeltenmeden tek tek ilgileniyor çiçeklerle. Ardından sokakta hakiki anlamda gökyüzüyle kucaklaşırken görüyoruz kendisini. Sabahın o erken saatinde gökyüzünün ihtişamıyla karşı karşıya kalan hangi insa yüreğini sımsıcak saran bir tevekkülün gölgesine yaslanıp gülümsemez ki zaten? İsminin Hirayama olduğunu henüz bilmediğimiz mütebessim arkadaşımız da öyle yapıyor.

Yoyogi Fukamachi parkındaki, Shigeru Ban tarafından tasarlanan, boşken saydam görünen tuvalet.

Myanmar ve Hindistan’da son yıllarda yaşanan katliamlar dolayısıyla hayal kırıklığı zincirlerini birbirine eklese de, o mütekâmil Budist terbiyenin izlerini taşıyan bu huzurlu çehre, bir otomattan kahvesini aldıktan sonra bir hayli döküntü olduğu gerçeğini gizlemeyen minibüsüne biniyor işyerine gitmek için. Sürprizin bir bölümü de minibüste bekliyor bizi zaten. Muhtemelen bugün hiç kimsenin hatırlamayacağı kasetlerden birini sürüyor minibüsün –artık hiçbir arabada bulunmayan– teybine Hirayama. Velvet Underground, Tokyo’nun birbiri üstüne binmiş kent içi otoyollarını kuşatıveriyor bütün aykırılığıyla. Wenders’in diğer filmlerini bilenleri asla şaşırtmayacak bu müzik tercihleri modern kaosa yönelik bir direniş ya da kendini savunma biçimi olabilir mi acaba? Bir kez daha Wim Wenders’e kulak vermek gerekiyor bu aşamada:

Kasetlerden çaldığı eski rock ikonları Hirayama’nın kendi geçmişine takılıp kaldığını gösteriyor bir miktar. Bu müzik yetmişli ve seksenli yılların damgasını taşıdığı için, ister istemez onun gençliğinde kim olduğunu ya da neden bu tür müziklere ilgi gösterdiğini merak ediyoruz. İlginçtir ki, filmde gördüğünüz rock müzik kasetlerinin yeniden gündeme gelişi aslında bütünüyle Japonya’da yaşanıyor. Hirayama orijinal bir Lou Reed kasetinin yüz yirmi dolar gibi bir fiyata ulaşabileceğine inanmıyor ama o günlerde böyle bir kasetin gerçek fiyatı tam da bu işte. Kendimi bununla özdeşleştirmekte hiçbir güçlük çekmiyorum, çünkü ben aynı zamanda hayli hevesli bir taş plak koleksiyoncusuyum.[4]

3.

Yıllar önce, dünya kupası maçları öncesi hazırlıkları izlemek üzere davet edildiğim Güney Kore’de, Sorak Dağları’nın eteklerinde buz tutmuş bir gölün kıyısına düşmüştü yolum her nasılsa. Ormanın ortasında, Kim-Ki Duk filmlerinden ödünç alınmış gibi duran inanılmaz güzellikte bir Buda heykeli ve birkaç metre ötesinde de bütün sıcaklığıyla insanı kendine davet eden bir tapınak vardı. (Cami, kilise, havra ya da Meksika’da Azteklerden kalma sunak dahil bütün tapınaklar bilhassa mimarisiyle ilgimi çeker öteden beri.) Biraz tereddüt, biraz da “Acaba rahatsız eder miyim?” endişesiyle kapısından içeri adım attığım Budist tapınağını inanılmaz bir itinayla temizleyen yaşlı kadının hali tavrı, minibüsünü bir parkın kıyısında durdurup iş kıyafetlerini kuşanan Hirayama’nın mütebessim ciddiyetine benziyordu, bütün sınırlar dağılmıştı birdenbire. Gene de arada bana minik gelen ama başkalarına bir hayli tuhaf görülebilecek bir fark mevcuttu: Dört bir tarafında mumlar ve tütsüler yanan tapınağa beni davet eden yaşlı Koreli kadın çekik gözlerini ayrıca güzelleştiren sevgi dolu bir gülümsemeyle eşlik etmişti acemiliğime. Dışarıdaki maddi soğukla içerideki manevi sıcaklık arasındaki münasebet insan olma maceramızın en kestirme özetiydi bir bakıma.[5]

Bir başka özet ise Hirayama’nın mütebessim çehresi eşliğinde Tokyo’da bekliyordu siyasetten bıkıp ferasete kapı aralamaya çabalayan gurbet yorgunlarını. Biraz önce sözünü etmeye soyunduğum fark da buydu işte: Yaşlı kadın tapınağın bakım ve temizliğine özen gösteriyordu ruhunu vere vere. Hirayama ise benzer bir özeni tuvaletlerden esirgemiyordu inanmak güç olsa da! Evet, Hirayama bir tuvalet temizleyiciydi; küçümseyen bakışlarını hemen kuşanan ve “Biz bu filme bunun için mi geldik?” diye bilet ücretlerini geri istemeye kalkışan sayın seyircilere inat, bir kez daha tekrarlamak lazım gelirse, benim Sorak Dağları’nın eteklerinde karşıma çıkan yaşlı kadınla Tokyo’da görevini büyük bir ciddiyet ve titizlikle yapan Hirayama arasında hiçbir eksen kayması, desen uçurumu ya da buna benzer bir aykırılık yoktu. Her ikisi de yeryüzü ve gökyüzüyle olan münasebetlerini meseleye Batıdan bakanları yadırgatacak ölçüde ciddiye alıyor ve çıkmaz sokaklara aşina hiçbir post-modern yoruma alan açmıyorlardı.

Hiroo East Park'taki tuvalet, Tomohito Ushiro tarafından tasarlanmış.

Kariyer meraklarını bariyerlerle tanımlayan arkadaşlar açısından tuvalet temizleyiciliği pek de matah bir şey olmayabilir tabii ki... “Temizlik imandandır” ilkesi etrafında şekillenen bir inanç sisteminin mensuplarının kullandığı cami tuvaletlerinin ya da aynı inanç çerçevesinde hayatiyet kazanan otoyollarda yer alan diğerlerinin içler acısı hali dikkate alındığında, Tokyo tuvaletleri ve Hirayama’nın görev bilinci “hayatta en hakiki mürşit” sıfatıyla onurlandırılabilir ilk fırsatta. Bostancı’dan Fenerbahçe’ye uzanan sahil yolunun muhtelif köşelerine serpiştirilen tuvaletlerin mimari sefaletini ise hiç konuşmayalım daha iyi. (Haksızlık etmeyeyim, en azından çevreyle uyumlu olmaları açısından renk seçiminde hassas davranıldığı ortada.)

4.

Hirayama tuvalet temizliğine gösterdiği özeni hayatının diğer taraflarından da esirgemeyen bir gönül yüceliğine sahip. Öğle paydosunda parklardaki sıralardan birine oturup yemeğini yerken mesela, ağaç dallarının ve yapraklarının güneş ışıklarıyla oynaşırken şekillendirdiği manzaraları hayli eski bir fotoğraf makinesiyle kayda geçiriyor hemen her gün. Buna rağmen evindeki çekmecelerde yıllara göre tanzim edilmiş kocaman bir fotoğraf arşivi bulunduğunu görünce şaşırıyoruz gene de. Tıpkı her gece yatmadan önce ciddi ciddi kitap okuduğu bilgisi kameraya yansıyınca şaşırmamıza benziyor bu. Tuvalet temizleyen bir insan William Faulkner ya da Patricia Highsmith ile kapatacak gözlerini, öyle mi; daha neler…[6]

Bir de siyah-beyazın bütün haysiyetini kuşanan, kuşanmakla kalmayıp ince bir tülbent gibi sarıp sarmalayan rüyaları mevcut Hirayama’nın. Carl Gustav Jung’un rüya arkeolojisinin yorumlamakta hiç mi hiç zorlanmayacağı görüntüler aracılığıyla, besbelli ki Hirayama’nın geçmişiyle ilgili bir şeyler söylemeye çalışıyor bize Wim Wenders. Japon Times’tan Mark Schelling’in de vurguladığı gibi, “Hirayama’nın film boyunca eksilmeyen kendine özgü parlak gülümsemesiyle dile getirilen huzur ve neşesinin kırılgan bir tarafının da bulunduğunu fantazmagorik siyah-beyaz rüyalar aracılığıyla haber veriyor bize yönetmen. Rüyalarda ima edildiği üzere, ruhunda sorunlu birtakım köşeler gizlendiğini erkenden hissediyoruz.”[7]

Nastassja Kinski, Paris, Texas .(Wim Wenders, 1984)

Buna rağmen rüyaların arka planını asla detaylandırmıyor Wim Wenders. O kadarını seyircinin idrakine bırakmayı istediği öylesine ortada ki, o güzelim Paris, Teksas filmindeki olağanüstü çarpıcı sahneleri hatırlamak bile yeterli bunu kavramak için.[8] Biri ziyadesiyle Batılı ve bu yüzden Batıda rahatça normal karşılanabilecek dikenli tellerle kuşatılmış Travis (Harry Dean Stanton), diğeriyse ziyadesiyle Doğulu ve çözüm yollarını o kültür içinde bulabilen Hirayama (Koji Yakusho), Enis Batur’un ifadesiyle söylersek “yanlış kardeş” gibiler. Tam da bu aşamada bir kez daha İsmet Özel’i hatırlamanın yeri değil midir dağlar taşlar: “Tutun ve yüzleştirin hayatları / biri kör batakların çırpınışında kutsal / biri serkeş ama oldukça da haklı…”

5.

Werner Herzog’un nitelikli öğrencilerinden biri olduğu için Wim Wenders’in tahayyül dünyasına nüfuz etmek çok da zor değil. “Ne kadar karmaşık film yaparsam o kadar üzerinde konuşulan biri olurum” kolaylığına gönül indirmiyor bu nedenle. Perfect Days / Mükemmel Günler bir tarafa, sadece Paris, Teksas’ın insanın içine işleyen ve memleket yönetmenlerinin kopya çekerken sergiledikleri kabiliyetsizliklerini apaçık ortaya koyan sahneleri bile yeter bunu kavramak için. Muhtemelen on yıl sonra çekilen Forrest Gump’a da ilham verecek olan dört yıllık uzun yürüyüşün çarpıcılığı ve güzelliği bir tarafta duruyor bütün yalınlığıyla. Diğer tarafta ise erkeklere hizmet amacıyla kurulmuş bir mekânda eski eşini bulan ‘erkek’in yani Travis’in davranışındaki sahicilik eziyor yüreğimizi. Aradaki bağlantıya gelince; Wenders evrenine aşina düşenler zerre yadırgamıyor işte her iki filmi de kuşatan sadeliği.

Nanago Dori parkındaki, sesle kontrol edilen tuvalet Kazoo Sato tasarımı.

Bu sadelikten hareket eden The Guardian muhabiri Sean O’Hagan’ın tespitine kim itiraz edebilir ki: “Oppenheimer ve Killers of the Flower Moon gibi cüretkâr derecede büyük ve destansı uzun filmlerin moda olduğu bir çağda, Wenders’in basit hayat üzerine ölçülü düşünceleri hem eleştirmenlerin hem de kamuoyunun ilgisini çekmiş gibi görünüyor.” Tabii ki haklı O’Hagan. Bunun somut göstergesi ise Hirayama’yı oynayan Kōji Yakusho’nun geçen mayıs ayında Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazanması değil mi?

Wim Wenders’in 16 günde çekimlerini tamamladığını söylediği Perfect Days / Mükemmel Günler, Batıdan bakan birinin Doğuya yönelik incelikli kavrayışları dolayısıyla insanı sarıp sarmalayan zarafetlerle kuşatılmış durumda. Wenders ve Japon yazar Takuma Takasaki tarafından yazılan senaryo sıradan bir hayatın, sıradan bir işin diğer sıradanlıklarla kıyas kabul edilemez bir biçimde manevi bir iklimde serpilebileceğini seriyor gözler önüne çünkü. Manevi kelimesini ‘ürkünç’ yahut ‘tiksinç’ bulabilecekler için hemen ilave etmek gerekir ki, en azından bu metinde, yeryüzünü ve gökyüzünü anlamlandırma biçimiyle ilgili bir zeminde yol alıyor bu ifade.

Wenders ise ‘ütopya” kavramıyla karşılıyor bunu ve sözünü sitemini sakınmadan Hirayama’nın ütopik bir karakter olduğunu hatırlatıyor bulduğu her fırsatta. “Daha fazla ütopik karaktere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum” diyen de Wenders’ten başkası değil zaten:

Ütopik karakterler sizi henüz bilmediğiniz ve belki de var olmayan, ancak mevcut olma ihtimalinin bile güzellikler taşıyacağı bir evrene götürür. Arzulanacak bir dünya görmek güzel bir şey diye düşünüyorum. Eğer ütopya yoksa, nasıl yaşadığınız sorusu anlamsızdır, çünkü rastgele bir şekilde yaşayabilirsiniz.(Filmkrant, Hugo Emmerzael / https://bitly.ws/3dnYU)

6.

Tokyo Toilet yöneticilerinin Perfect Days / Mükemmel Günler filmindeki tuvalet temizleyiciliği performansını ziyadesiyle beğendikleri Koji Yakusho’ya kalıcı bir pozisyon teklif etmesi, filmin amaçlarından en azından birine ulaştığını göstermesi bakımından çarpıcıydı elbette.[9] Ama benim için asıl sürpriz filmin kapanış jeneriğinde bekliyormuş sırasını meğerse. Lou Reed’den Pale Blue Eyes, Patti Smith’den Redondo Beach, Rolling Stones’tan Sleepy City, Sachiko Kanenobu’dan Blue Fish (Aoı Sakana), gene Lou Reed’den Perfect Day, Van Morrison’dan Brown Eyed Girl derken Nina Simone ve Feeling Good…[10]

Nina Simone ile gene bir filmde ama bu kez açılış jeneriğinde tanıştığım için bu sürpriz bir hayli anlamlı geldi bana nedense. New York’tan İstanbul’a doğru yola çıkan dev bir Boeing’in son derece küçük ekranında izlediğim Nobody filminin jenerik müziği, Nina Simone’un o olağanüstü Don’t Let Me Be Misunderstood şarkısıydı.[11] Film tabii ki çok güzeldi, ancak jenerikteki şarkı çok daha çarpıcıydı bana göre. Öylesine etkilemişti ki beni bu müzik, İstanbul’a döndükten sonra kim bilir kaç kez dinleyip neden bütünüyle ezberlediğimi ne siz sorun ne ben söyleyeyim!

Perfect Days / Mükemmel Günler’den sonra da Feeling Good üstlendi benzer bir sorumluluğu. Filmin ruhuna son derece uygun olduğunu kim inkâr edebilir ki?

 

NOTLAR:

[1] Proje 2018 yılında buna benzer sosyal fonksiyon tasarılarını destekleyen Nippon Vakfı tarafından getiriliyor kamuoyunun gündemine. Asıl hedef umumi tuvaletlerin tanıtımını yapmak ve bu tuvaletlerin karanlık, kirli, kötü kokulu ve güvensiz yerler olduğuna dair esasen pek de haksız olmayan yaygın anlayışı çürütmektir. Hatta kendi içinde muhtelif iddialar barındıran tam tersi bir amaç söz konusudur: Umumi tuvaletler neden yeni konukseverlik sembollerine, erişilebilirlik ve kapsayıcılığa odaklanan alanlara dönüşmesindi ki? Bunu başarmak için vakıf aralarında Kengo Kuma ve Tadao Ando gibi ünlü mimarların da bulunduğu 17 uluslararası isimden oluşan bir ekibi görevlendiriyor. Sonuç estetiğin, işlevselliğin ve her şeyden önce erişilebilirliğin mükemmel bir sentezidir. (Cecilia di Marzo, “Why Architects Should Watch Perfect Days by Wim Wenders”, Archilovers) 

[2] Anselm: Alman ressam ve heykeltıraş Anselm Kiefer’in klasik ifadeyle hayatını ve eserlerini konu alan bir belgesel. Wim Wenders ‘90’ların başında tanıştığı ve gayet iyi anlaştığı sanatçıyla bağlarını koparmıyor bir daha. Kiefer, Almanya’ya kırılıp Fransa’ya yerleştiğinde de sürüyor bu bağlantı. Yıllara yayılan üç boyutlu Anselm belgeseli ise Perfect Days / Mükemmel Günler ile birlikte geçen yıl Cannes Film Festivali’nin gözdesiydi. Üstelik bir yönetmen iki filmiyle birlikte ilk kez kabul ediliyordu festivale.

[3] Wim Wenders’in belgeselden uzun metrajlı filmlere uzanan bir çizgide sinemayla kurduğu ilişkiyi sağlam bir şekilde yorumlayan şu satırlar bir hayli önemli: “1989 tarihli Şehirler ve Giysiler Üzerine Not Defteri  belgeselinin yarısında Wim Wenders sanatının temelini oluşturan felsefeyi ortaya koyarak, ‘Film yapımcılığı ütopik bir meraktan kaynaklanan bir hayat tarzı olmalı’ diyordu. Kırklı yaşlarının başında üstlendiği Patricia Highsmith uyarlaması The American Friend / Amerikalı Arkadaşlar ile gönülleri fethetmiş ve ardından gelen yol filmi Paris, Texas ile Altın Palmiye’ye değer görülmüştü. Wings of Desire / Arzunun Kanatları ise yönetmenin itibarını perçinlemişti.” (Nathan Taylor Pemberton, "Wim Wenders's Cinema of Sincerity", The New Yorker)

[4] Filmin isminin kaynağı da Lou Reed’in Perfect Day isimli şarkısı zaten: “Lou Reed’in rock standardı Perfect Day, gerçekten de Wim Wenders’in Perfect Days filminde karşımıza çıkıyor. Başkahramanın minibüsünün eski teybinde filme ismini veren müzik çalıyor. Wenders’in filmi samimi ve mütevazı. Duygusallığı da sevimli bir mizahla taşıyor.” (Guy Lodge, “Perfect Days’ Review: Wim Wenders’ Gentle Japanese Character Study Is His Best Narrative Film in Decades”, Variety)

[5] IndieWire’dan Siddhant Adlakha, Cannes Festivali’nde gördüğü filmi şöyle yorumlayacaktı: “Film kasıtlı olarak durgun bir atmosferde geçiyor ve bu da zaman zaman bazılarına yadırgatıcı ya da hafif gelebilir. Ancak Hirayama sanki Wenders’in gösterdiği tek yönde ilerleyen bir kahraman olarak Mükemmel Günler’in ta kendisine dönüşüyor. Wenders’in amacı Akira Kurosawa’nın Ikiru’su ile örtüşüyor zaman zaman. Hirayama, Takashi Shimura’yı çağrıştırıyor ama öyle doğrudan bir bağlantı kurmak asla mümkün değil. Hirayama’nın gerçekliği finale doğru hakikaten dokunaklı bir kreşendoya dönüşüyor.” (Siddhant Adlakha, “Perfect Days’ Review: Wim Wenders’ Quiet Japanese Slice-of-Life Drama”, IndieWire)

[6] “Japon olmayan yönetmenler Japonya ilgili konuları her zaman doğru şekilde filme alamıyor. Aslında denemeye de çalışmıyorlar. Bunun en somut örneği Rob Marshall’ın 2005 yapımı Memoirs of a Geisha / Bir Geyşanın Hatıraları filmidir. Filmde hakiki geyşa kültürü yerine onun egzotikleştirilmiş bir versiyonu söz konusuydu ve doğal olarak Japonya’da şiddetle eleştirilmişti. Wim Wenders’in filmi bu açıdan farklı ve zaten bu yüzden bu yılki Akademi Ödülleri’nde Japonya’nın en iyi uluslararası uzun metrajlı film adayı olarak seçildi. Ayrıca başoyuncu Koji Yakusho da 2023 Cannes Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görüldü.” (Mark Schilling, “Wim Wenders’ Perfect Days finds beauty in small pleasures” Japon Times)

[7] The Guardian’da Sean O’Hagan, filmin kahramanı Hirayama’nın yeryüzüne ve gökyüzüne bakışının gerisinde, hayata esasen Katolik olarak başlayan Wenders’teki değişimin bulunabileceğini söylüyor. Bu yoruma yönetmen de karşı çıkmıyor: “Kendimi çok ruhani bir kişi olarak tanımlarım. Bu da demek oluyor ki, son derece dindarım ama organize dinin dostu değilim. ABD’den Berlin’e döndüğümde bazı Amerikan kiliseleri gibi canlı bir topluluğa sahip bir kilise bulamadım. Parçası olmak istediğim din türü ilk kiliselere benziyor, yani neredeyse komünist bir toplum. Onlar hakkında bildiğimiz çok az şeyden biri de birlikte yaşadıkları ve her şeyi paylaştıkları. Bu tür basit hayatlar ömrüme derinden kazınmış durumda. Ne yazık ki bunların hepsi kaybedildi.” Wenders’in bu çarpıcı sözlerini şöyle değerlendiriyor O’Hagan: “Bu durumda, Wenders’in yalnız ama halinden memnun Hirayama figüründen kutsal hayatı organize dinin yükü olmaksızın yaşayan bir tür modern zaman azizi yaratması mantıklıdır. Film dolu dolu ve dikkatle yaşanan sıradan bir hayatın bütün sessizliğiyle ruhsal bir boyut kazanabileceğini koyuyor ortaya. (Sean O’Hagan, “All my films deal with how to live’: Wim Wenders on Herzog, spirituality and shooting a movie in 16 days”, The Guardian)

[8] Paris, Teksas: Yönetmen: Wim Wenders. Senaryo: Sam Shepard- L.M. Kit Carson. Senaryoda temel alınan eser: Motel Chronicles, City Lights / Otel Günlükleri, Şehir Işıkları (Sam Shepard). Oyuncular: Nastassja Kinski, Harry Dean Stanton, Hunter Carson, Dean Stockwell, Aurore Clement, Sam Shepard. Müzik: Ry Cooder. Yapım yılı: 1984.

[9] Okuyanda tebessümlere yol açan bu bilgi The Guardian’dan Xan Brooks’un Koji Yakusho ile yaptığı söyleşide yer alıyor: “Perfect Days / Mükemmel Günler bir drama ama bir belgesel gibi, 16 gün boyunca hızlı ve gevşek bir şekilde çekildi ve Wenders muhtemelen bir çevirmen aracılığıyla yönetti filmi. Yakusho gülümseyerek anlatıyor çekim günlerini: ‘Daha filmin başında Wenders bana, ‘Her şeyi çekebilir miyim? Provalar dahil her şeyi’ diye sordu. Böylece iş öyle bir noktaya geldi ki, Wenders, Hirayama’nın hayatını evde, yolda, işte takip ediyordu ve ben de o hayatı olduğu gibi yaşıyordum. Bu biraz garip bir yöntemdi ama sorunsuz çalıştı.’ Çekimler sonunda Tokyo Toilet’teki yöneticiler Yakusho’ya tuvalet temizliğinde kalıcı bir pozisyon bile teklif ediyor. Şaka yaptıklarından şüpheleniyor gerçi ama şaka olmayabilir de!” (Xan Brooks, “If God is in everything, that includes toilets: Kōji Yakusho on cleaning high-art loos in Wim Wenders’ Perfect Days”, The Guardian)

[10] Minik bir hizmet yaparak bu güzelim şarkıdan K24 okurunu da mahrum bırakmayalım! Burada...

[11] Nobody / Önemsiz Biri: Yönetmen: Ilya Naishuller. Senaryo: Derek Kolstad. Oyuncular: Bob Odenkirk, Connie Nielsen, RZA, Aleksey Serebryakov, Christopher Lloyd. Müzik: David Buckley. Yapım yılı: 2021

Yazarın Tüm Yazıları
  • Perfect Days
  • Wim Wenders

Önceki Yazı

HER ŞEY

İşçilerin zamanı

“İşçilerin zamanı ya da onların, fiziksel zamanla hiçbir ilgisi olmayan bir zaman boyutunu, bir aralığı, kesin, önemli, hatta belirleyici bir süreyi tanımlayan kendi kairos’ları, hissederek ölçtükleri harekete geçme vakitleri hep ellerinden alınır. Çizgisel zaman içinde 'durmak zorunda oldukları yer' kendilerine 'sürekli' hatırlatılır, 'fırsat vaktine' el koyan egemenler evrenin, olayın, kişinin kendisinin başka bir algısına açılan kapıları 'fasılasız' kapalı tutar.”

ŞULE S. ÇİLTAŞ

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Asuman Susam:

“Akın bir doğa, toprak insanı”

“Aslında yola çıktığımda zihnimde bir belgesel fikri hiç yoktu. Hem temkinli hem arzulu olmak zor. Birinin sizi bu açıdan uyandırması, yüreklendirmesi, hatta kışkırtması gerekiyor. Bu kişi filmin yönetmeni Sefa Sarı oldu. Ülkenin karanlık ve umutsuzlukla sınandığı bir döneminde böyle bir çalışmanın önemine ikna oldum. Hem çalışmak ve yapmak umuttu hem Gülten Akın gibi bir ismin temsil ettikleriyle ışıması.”

NECMİ SÖNMEZ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist