Cihanda heavy metal, yurtta heavy metal…
“Metalin her tıkanma döneminde ona yeni bir yol açan yeni nesil gruplar, yeni alt türler, yeni yaklaşımlar ve arayışlar ortaya çıkmış ve çıkmaktadır. Yeniler, eskilerin yerini almaktan ziyade onlara eklemlenerek hayat buluyor ve kendi kitlelerini, kendi ortamlarını, kendi dönemlerini yaratıyorlar.”
Lamb of God, “Memento Mori”, 2021.
Geçtiğimiz aylar Türkiye’de heavy metal severlerin (metalciler) kitaplıklarının yeni ve güzel kitaplarla şenlendiği aylar oldu. Dünyada da tanınmış metal müzisyenleri bir süredir müzik üretiminin yanı sıra kitap yazmaya yönelmişti. Son bir iki yıl içinde Rob Halford, Dave Mustaine, Bruce Dickinson bu defa kitaplarıyla hayranlarının karşısına çıkmıştı. Onlar da ilk değillerdi; akademik alanda heavy metal’i hem müzik kuramı çerçevesinde hem de toplumsal bir olgu olarak ele alan çok sayıda makale ve kitap yazılmıştı. Türkiye’deki metalciler de bu eğilime sessiz kalmadılar ve önce 2022 sonunda Emre Öztürk’ün Heavy Metalin Âsi Tarihi kitabı, ardından 2023 Mart ayında Adnan Alper Demirci’nin Türkiye’de Ağır Müziğin Geçmişi kitabı yayımlandı. Çeviri kitaplar da cabası… Ama burada özellikle Türkiye’de üretilen metal kitapları ele alınacak, çünkü sözü geçen iki çalışma ülkemizde bu alandaki ilk örnekler. Elbette devamı gelecektir, ancak bu iki çalışmanın şimdiden büyük bir boşluğu doldurduğunu söylemek gerek.
Cihanda Heavy Metal
Emre Öztürk gazeteci kimliğiyle öne çıkan bir yazar. Bununla birlikte kaleme aldığı heavy metal tarihi akademik açıdan son derece yetkin bir araştırma. Öztürk kitabının başında bu alandaki akademik yazına da selam gönderiyor ve 1990’lı yıllardan bu yana çoğunlukla ABD ve Avrupa ülkelerinde üretilen akademik heavy metal incelemelerinden onlarcasını kitabı boyunca okura tanıtıyor. Heavy Metalin Âsi Tarihi kitabı neredeyse bir heavy metal ansiklopedisi niteliği taşıyor. Bununla birlikte metalci olan ya da olmayan okurlar için hiç sıkıcı olmayan, sade ve anlaşılır bir dille yazılmış ilgi çekici bir kitap var karşımızda. Metalciler için Öztürk’ün kitabı, üzerinde bitmek bilmeyen tartışmaların yapıldığı konuları kapsamlı bir şekilde ele alan, içine dalıp her konuda fikrinizi söyleme isteğini kamçılayan bir metin. Metalci olmayanlar içinse metalcilerin kim olduğunu, nelere kafa yorduklarını ve nelere kafa salladıklarını anlamanın pratik ve keyifli bir yolu.
Heavy Metalin Âsi Tarihi
Epos Yayınları
2022
256 s.
Kimdir metalci? Kitabın içinde yer alan şu ifade az ve öz bir tanım: “En basit anlamıyla, metal müziği severek, bilerek ve tutkuyla dinliyor olması nedeniyle heavy metal alt kültürünün üyesi haline gelmiş kişiye metalci denir.” (s. 31) Öztürk metalcilerin kim olduğunun etraflıca anlaşılmasına önem veriyor ve metalcileri, toplumsal bir olgu olarak metali anlatıyor:
“Heavy metal, dinleyicileri ‘metalciler’ ve araştırmacılar tarafından insan unsuru ve emeğiyle üretilen ve milyonlarca insanın benimsediği, muazzam bir karşı-kültür birikimi ve karşı/alt-kültür oluşumu olarak değerlendirilir.” (s. 13)
Dünyanın hemen bütün ülkelerinde hayat bulan, ülkemizde de geniş bir kitleye sahip bu alt-kültür nasıl oluşmuş? Nerede, ne zaman başlamış? Bu soruya elbette Judas Priest’i ya da Black Sabbath’ı işaret ederek cevap vermek mümkün ama Emre Öztürk metalin meydana gelmesinde ve yoluna devam etmesinde büyük rol oynayan sınıfsal bağlamı gözden kaçırmadan cevap veriyor:
“1960’ların sonunda İngiltere’nin mavi yakalı endüstri kenti Birmingham’da savaş sonrası yıkımın, fakirliğin, emeğin ve emek sömürüsünün, sanayinin gürültüsünün ve işlenen ağır metal sesleri içinde büyüyen umutsuz ve seçeneksiz gençlerin öfkesi olarak doğmuştu heavy metal.” (s. 19)
Kitap içinde siyah üzerine beyaz harflerle basılmış ara bölümler var; bunlara “sigara/bira arası” adı verilmiş. Bu bölümlerde metal dünyasının en önemli tartışmalarına mercek tutulmuş. Metallica’nın isimsiz (1991) albümünden metal iletişimi ve yayıncılığına, Sepultura ve Pantera’nın oynadıkları ilerici rollerden progresif metalin sınırlarına pek çok ilginç konu tartışılıyor. Ana bölümlerde ise metalin kökenleri, mekânları (festivaller), karşılaştığı krizler ve bunlardan çıkışı sağlayan yeni alt türler, milenyum metali ve metalin toplumsal cinsiyet boyutu doyurucu bir şekilde tartışılıyor. Bütün bu tartışmalar sürerken, yazar metalin kökeninde yatan politik boyutunu da okura unutturmuyor. Örneğin 1980’lerde Britanya’da gelişen new wave of British heavy metal (Yeni nesil Britanya heavy metali – NWOBHM) için şu saptamayı yapıyor:
“Ana müzikal iskeletleri dışında fazla ortak yanı olmayan NWOBHM gruplarının ait olduğu kümelerin kesiştiği belirgin alan politikaydı. NWOBHM grupları politikayı doğrudan albüm kapaklarının ve şarkı sözlerinin merkezine yerleştiriyor ve bu anlamda Britanya’nın emekçileri ve işçi sınıfıyla güçlü ve katıksız bir bağ kuruyorlardı.” (s. 96)
Öztürk
Metal, en sofistike ve uzmanlık gerektiren alt türlerinde bile her zaman toplumsal sorunlara odaklanan, oradan doğup orayı anlatan bir sanat türü oldu. Bunun doğal bir sonucu da siyasi, dinsel, toplumsal, vb. her tür otoriter eğilimin metale karşı şiddetli bir tepki göstermesidir. 1980’lerde ve 1990’larda özellikle ABD’de metalcilere karşı muhafazakâr kesimlerin açtığı davalardan, sonraki yıllarda metal etkinliklerini ya yasaklayan ya da elinde sopayla karşılayan Ortadoğu ve Asya ülkelerine kadar, metal türlü baskılar altında gelişti. Öztürk kitabın adına da ilham veren, metalin asi niteliğini şöyle anlatıyor:
“Hem Batı’da, yani demokrasi ve endüstrinin merkezi olan ülkelerde hem de Üçüncü Dünya ülkelerinde heavy metal’e baskı yapan, yasaklayan, sansürleyen, tehdit olduğu değerlendirmesini yapan kesimler aynıdır: Devlet ve kurumları, dinsel kurumlar, yerleşik verili toplumsal yapı ve toplumsal belirlemeye tabi aile kurumu. Dolayısıyla heavy metal kendisine karşı çıkanların siyasal, ekonomik, dinsel niteliklerine –kimliklerine– üstyapıdaki rollerine bakıldığında bir turnusol kâğıdı işlevi görmektedir.
(…)
Heavy metal ortaya çıktığı günlerden başlayarak, yalanlarla kontrol altında tutulan ve iftiralarla susturulmaya çalışan toplumun laf-söz dinlemez öfkesinin ifadesi olmuştur: Baştan çıkarır, yoldan çıkarır, sistemden çıkarır; boyun eğmez tavrıyla sistemle dalga geçer, kafa bulur, öfke kusar, lakin ne kıyak geçer ne de taviz verir…” (s. 112-113)
Bu sözlerden metalin genel olarak (istisnalar hariç) siyasi yelpazenin sol cenahında yer aldığı ortaya çıkıyor. Özellikle sosyalist ve anarşist akımların 1860’lardan bu yana geliştirmeye çalıştığı enternasyonalist boyut, görünen o ki metal dünyasında çok daha hızlı gelişmiş. Peki metal solun neresinde, hangi sola yakın durmaktadır? Öztürk’ün Bakunin ve Kropotkin’in isimlerini anarak yaptığı şu saptamaların (naçizane, siyaset alanında akademik kariyer sahibi bir okur olarak) son derece isabetli olduğunu belirtelim:
“Festivaller, heavy metal kitlelerinin dünya görüşlerinin, tutum ve davranış kodlarını belirleyen ilkelerin geri planının kolayca gözlemlenebildiği yegâne mekânlardır: Anarşizmin Rus kuramcısı Mihail Bakunin’in Tanrı ve Devlet eserinde bahsettiği Tanrısal iradelerin empoze edildiği kitlelere oldukça mesafeli duran anarşist doğa/tutum bu alanlarda açıkça fark edilir. Aynı zamanda katılımcı kitleler arasında –bir başka anarşizm kuramcısı Pyotr Kropotkin’in özgür irade çerçevesinde gönüllü işbirliği dediği– dayanışma ve karşılıklı yardımlaşmanın ürettiği organik bağlılık da büyük bir keyifle izlenebilir.
Heavy metal’in tutum, tepki ve bakış açısı, politika ve ideoloji bağlamında bir teorik çerçevede tanımlanmıyor olsa da kolektivist ve anarşist bir ruhu ortaya koyar. Heavy metal kitleleri, aidiyetleri ifade eden davranış/tutumları nedeniyle anarşisttir. Elbette heavy metalcilere örgütlü, ideolojik eylemciler ve metal müzik icracılarına anarşist kuramcılar gözüyle bakılamaz; burada ifade edilen hayatını liberal toplumlarda sürdüren günümüzün reel anarşistleridir.” (s. 225)
Siyasi boyutu hep var olsa da metal her şeyden önce müziktir. Bir müzik olarak metali sadece birkaç çılgının kulak verdiği bir gürültü gibi görmek, onu diğer müzik türleriyle ilişkilerinden kopartıp yalıtmaya çalışmak yararsız bir çabadır. Zira, ana akım müzik dünyası da metali yakından izler ve metal kültürü yayılmaya devam eder:
“Fakat ana akıma ve ana akıma kapılanlara kalırsa ‘heavy metal ölmüştür’. Bu doğru değildir, çünkü heavy metal 1960’ların sonunda başlayan yolculuğuna, yaklaşık her 5 yılda bir yeni bir akımı ve küresel üne kavuşan çok sayıda yeni grubu dahil ederek devam etmektedir. Heavy metal üç kuşak dinleyici ve üreticinin birbirine eklemlendiği bir kültürü çoktan oluşturmuştur. Ayrıca dijital müzik platformları verilerine göre yeni kitleleri kendisine en fazla çeken müzik türüdür!” (s. 127)
Metalin her tıkanma döneminde ona yeni bir yol açan yeni nesil gruplar, yeni alt türler, yeni yaklaşımlar ve arayışlar ortaya çıkmış ve çıkmaktadır. Yeniler, eskilerin yerini almaktan ziyade onlara eklemlenerek hayat buluyor ve kendi kitlelerini, kendi ortamlarını, kendi dönemlerini yaratıyorlar. Eskiler ile yeniler arasında Öztürk’ün aşağıdaki sözlerle işaret ettiği koşutluğu fark etmek sanırız hem yeniler hem de eskiler için ufuk açıcı olacaktır:
“Günümüzde Metallica, Iron Maiden ya da Judas Priest’in küresel metal kitleleri üzerindeki baskınlığı zayıflamadan devam etse de, 2010’lar sonrasındaki NWOAHM gruplarının ‘Y’ ve ‘Z’ kuşakları nezdinde yeni Metallica ve Iron Maiden olarak kabul edildiği görmezden gelinemez. Her kuşakta olduğu gibi eski titanları severek dinleyen yeni kuşaklar, dillerini, dışavurumlarını ve imajlarını milenyum heavy metal’de bulabiliyorlar. Bir dönem Slayer’la dışavurulan öfkeli coşkunluğu Five Finger Death Punch ile, Pantera’nın groove çılgınlığını Lamb of God ile, Sepultura’nın deneysel ekstrem formülünü Gojira ile yaşıyorlar. Heavy metal, dört kuşaktır kendi kitlesini ve bu kitlelerin sahiplendiği, o döneme has zeitgeist’i (zamanın ruhu) yaratmayı başarmıştır.” (s. 207)
Emre Öztürk kitabının sonunda metal dünyasında çok tartışılan bir konuya geliyor ve kadınların bu dünyada var olmasının hâlâ kolay olmadığını, eşitlik bakımından çok önemli eksiklikler bulunduğunu belirterek çuvaldızı metalcilere batırıyor. Metalin asi ve anarşist yapısına tamamen aykırı olan bu tutumun bu kültürün ele alması gereken başlıca sorunlardan biri olduğunu not ediyor. (s. 237)
Metalciler için Emre Öztürk’ün Heavy Metalin Âsi Tarihi kitabı kaçırılmaması gereken, “iyi ki bu kitap yazılmış, iyi ki okumuşum” dedirten bir çalışma. Metalci olmayanlar için de hayli ilginç ve şaşırtıcı olduğunu sanıyorum.
Yurtta heavy metal
Adnan Alper Demirci’nin Türkiye’de Ağır Müziğin Geçmişi kitabı önemli bir boşluğu dolduruyor. Dünyada müzik, siyaset ve toplum boyutlarıyla metal akımı ortaya çıkıp gelişirken Türkiye’de neler oldu; metal nerede, ne zaman, nasıl doğdu ve gelişti? Başta belirtmek gerekir ki, kitapta konu edilen gruplar sadece heavy metal grupları değil, punk vb. gibi diğer ağır müzik türleri de var. Neden bu ağır müzik türleri? Yazar, konu edilen grupların ortak noktasının “bağımsızlık” olduğunu (s. 21) söylüyor. Gerçekten de metali komşu türlerle beraber anmak, konunun toplumsal boyutunu yakalamak için yerinde bir yaklaşım. Bununla birlikte kitabın içinde incelenen asıl akım metal, diğerleri ancak yeri geldikçe tekil örneklerle anılmakta.
Karakarga Yayınları
2023
424 s.
Türkiye’de Ağır Müziğin Geçmişi’nin kitaplaşmadan önce kendi geçmişi de var. Demirci, Headbang dergisi yazarı olarak başlıyor bu alanda yazmaya, derken geçmişte Türkiye’de düzenlenen konserlere, kurulan gruplara ve faaliyetlerine dair arşivciliğe başlıyor. Araştırmacılığının ilk ürünlerini Facebook başta olmak üzere sosyal medya üzerinden yaygınlaştırıyor ve sonra internet sitesi geliyor. Son olarak proje, geçtiğimiz haftalarda kaybettiğimiz Tolga Akyıldız’ın da katkılarıyla Türkiye’de Ağır Müziğin Geçmişi kitabının yayımlanmasıyla kalıcılaşıyor. Neden kitap? Açıklaması şu satırlarda:
“Dolayısıyla şimdiye kadar internette faaliyet gösteren Türkiye’de Ağır Müziğin Geçmişi projesine bir de kitap faslının eklenme amacı, geçmişte gün yüzüne çıkmış belgelerin peşine düşmüşken buralardan daha önce anlatılmamış hikâyeleri derlemek olduğu kadar, daha önce dağınık bir şekilde anlatılmış hikâyeleri büyük bir hikâyenin parçası olarak yeniden anlatmak, aynı çatı altında bir araya getirmek ve böylece bulunabilir bir formda okurun karşısına çıkarmak olarak özetlenebilir.” (s. 28)
Demirci’nin çalışması her şeyden önce titiz, hem de çok titiz bir arşivcilik çalışması. Yazar sayesinde geçmişte Türkiye’deki heavy metal ortamının ortaya çıkışını ve gelişmesini, konserler başta olmak üzere günbegün, hatta saat saat takip edebiliyoruz. Ayrıca kitap içinde verilen karekodlarla, o sayfada sözü geçen konserin ya da olayın arşivine internetten ulaşmak mümkün. Resim yerine karekod kullanmak okura daha fazla görsele ulaşma imkânı sunsa da, “bir an önce devamını okuyayım” diyerek merak ve heyecanla kitaba odaklanan okur için her defasında internete başvurmak kolay değil. Belki biraz da resim kullanılabilirdi… Demirci işin arşivcilik boyutunda titiz, yine de kendisini nostalji büyüsüne kaptırmamış. Karşısına çıkan her veriyi hayranlıkla değerlendirmek yerine dönemi içinde ele alıyor ve gerektiğinde eleştirel bir yaklaşım benimseyebiliyor. Yazar bu tutumunu ve belki de kitabın temel sorusunu şöyle anlatıyor:
“Eski dergi ve kasetleri biriktirmemde başlangıç noktası elbette geçmişin büyülü dünyasıydı, ancak bir zaman sonra bu nostaljik duruştan sıyrıldığımı düşünüyorum, üstelik eski şeylerle ilgilenmeye devam ettiğim halde. Bu gayet mümkün, ilgi alanından ziyade duruşla alakalı bir vaziyet. ‘Geçmişte neler yaşanmış?’ sorusunun yanında ‘Bu yaşantılardan bugüne neler taşınabilir?’ sorusunu da beraberinde getiren bir duruş benimki. Faydası, geçmişi sadece ambalajıyla sunan nostaljinin aksine, bir bütün olarak ele almam sonucu ortaya çıktı. Bu sayede geçmişe yönelik yaptığım değerlendirmelerde kitabın başrollerine zaman zaman eleştirel bir tavırla yaklaşabildim.” (s. 25)
Dediği gibi eleştirel tavırla yaklaşıyor da: Örneğin ilk dönem metalcilerin, söz gelimi gazete röportajlarında kendilerini topluma tanıtırken kendilerinin Batılı yozlaşmış, uyuşturucu kullanan, saldırgan metalciler gibi olmadığını söyleyerek dünya metalcilerine çamur atması, metalci imajına fayda sağlamamış. Elbette Demirci bu tartışmaları dönemin gazetelerinden verilerle beraber aktarıyor. Dolayısıyla yapılan arşiv çalışması konserlerle sınırlı değil. Örneğin albümler, albümlerin yapım süreci, karşılaşılan sorunlar ve albümlere yönelik tepkiler de hassasiyetle ele alınmış. Demirci, konserlere giden “tayfaları” yani metal dinleyicisi arkadaş gruplarını, bunların kavgalarını, dergileri ve gazetelerde metalciler hakkında yazılan tuhaf saldırı yazılarını da aktarıyor. Bu sayede okur için toplumsal boyutuyla metalcilerin toplumda varlık kazanmaya başlamasının tarihini izlemek mümkün hale geliyor.
Konser anlatımları kitabın belkemiğini oluşturuyor. Konserleri kimin düzenlediği, afişleri nasıl bastırdıkları, yaşanan maddi sorunlar, konsere kaç kişinin geldiği, sahneye saat kaçta çıkıldığı, çalınan şarkılar, sahnede çıkan sorunlar, sinema salonlarında oluşan hasar ve bunun kim tarafından nasıl karşılandığı, hava durumu, seyirci tepkisi ve yapılan tezahüratlar… Özellikle 1980’lerin başında İstanbul’da Egzotik Band, Ankara’da Axe; ‘80’lerin ortalarında İstanbul’da Asım Can Gündüz, Devil ve Whisky, Ankara’da Dr. Skull; ‘80’lerin sonunda İstanbul’da Pentagram ve Metalium, Ankara’da Hazy Hill ve Darkphase’in nerdeyse her adımı birer birer takip edilmiş. Moda sineması konseri, Laneth dergisi ve rahmetli Çağlan Tekil’in düzenlediği konserler, üniversite konserleri, ilk yabancı konserler… Hepsi yabancı grupların nerede konakladığından, yerli grupların şehirler arası seyahatlerini nasıl yaptığına varıncaya dek anlatılmış. Bu çabanın en detaylı hali, metal konseri organizasyonlarının büyüdüğü, yabancı konserlerin arttığı ve büyük grupların gelmeye başladığı 1998’e kadar sürdürülmüş. Bu noktadan sonra yazar her bir yerli grup konserini ayrıntılı anlatmak yerine başka bir yol izlemiş. Demirci 1998 sonrasında kitabın yaklaşımını şöyle ifade ediyor:
“Bu noktaya kadar arşive takılan ne kadar yerli konser varsa, kitapta bunlara az ya da çok yer verildi. Ancak yabancı konserlerin, farklı profesyonellik seviyesinden gelen grupların konserlerinin sayısının arttığı bu dönemden itibaren, yerli konserlerin Türkiye’de ağır müzik kültürü inşasına eskisi kadar katkıda bulunmadığını düşünüyoruz. Bu sebeple istisnalar haricinde tarihsel anlatıya sadece yabancı grup konserleri ve önemli albümler üzerinden devam edeceğiz.” (s. 296)
1998 ve 1999’un bir kısmı Türkiye’de metal ortamının canlandığı, metale duyulan ilginin arttığı bir dönem. Ne var ki 1999’un diğer kısmı ve takip eden dönem Türkiye metal ortamının yaşadığı en büyük krize tanıklık etti. Demirci’nin bu döneme dair şu ifadelerinde, yaşananlar son derece canlı bir şekilde betimleniyor:
“1999 yılını ikiye ayırmak mümkün. Birinci bölüm, 1998’in daha düşük tempolu bir devamı gibi. Biraz yabancı konserlere devam, üç büyük dergi çıkmaya devam ediyor, yerli gruplar yer yer albümlerini çıkarıyorlar. Kendi yağında kavrulup giden, belli bir devinimi olan bir müzik sahnesi söz konusu. İkinci bölüm ise o dönemi yaşayanlar için kâbus gibi. 17 Ağustos depremiyle birlikte hayat bütün ülke için bir anda değişiyor. Ana akım medya gündem değiştirmek için bir şey yapma amacında. Bir düşman yaratıp kamuoyunun öfkesini buraya yönlendirmeli… O dönemde gençler arasında yaşanan intihar ve cinayet vakaları böyle bir kampanyayı tetiklemek için oldukça kullanışlıydı. Böylece medya aradığı düşmanı buldu: Satanizm. Metalcilerin tamamı satanist olmakla itham edildi. Polis baskınları yaşandı, sokakta uzun saç ve siyah tişört ile dolaşmak ‘80’li yıllarda olduğu gibi tehlikeli hale geldi. Anneler ve babalar evlerde evlatlarının siyah tişörtlerini, odalarındaki posterleri ve bulabildikleri heavy metal ürünlerini imha etti. Albümler, dergiler suç aleti olarak toplandı.” (s. 306)
O dönemde kamuoyuna unutturulmaya çalışılan bir olay da dönemin İstanbul emniyet müdürlüğü narkotik şube müdürünün, dönemin İstanbul emniyet müdürünün dahil olduğu bir uyuşturucu ağını ortaya çıkardığını ileri sürmesi, bu iddiası üzerine görevden alındıktan bir süre sonra mahkeme kararıyla göreve geri dönmesiydi. O mahkemede nelerin konuşulduğu basında yer bulamazken, basın eşzamanlı olarak özellikle İstanbul polisinin metalcilere yönelik operasyonlarına odaklanmıştı. Neyse ki bu süreçte sinemalarda gösterimde olan Star Wars – Phantom Menace filminin kötü karakteri olan şeytani Darth Maul’un Pizza Hut lokantasında sergilenen maketi tutuklandı da, suça karşı bir zafer kazanıldı. Öte yandan suç delili gibi toplatılan death metal albümlerinin brutal vokalle söylenen şarkı sözlerini çözmeye çalışmaktan, görevli polislerin de çok mutlu olmadığını tahmin edebiliriz.
Adnan Alper Demirci, olağanüstü bir titizlikle Türkiye’deki metalcileri anlatmış. Neden böyle yapmış? En iyisi kendi yanıtına bakalım:
“Peki bu bilgi hayatta ne işimize yarayacak? Örneğin hiç heavy metal dinlemeyen biri bu kitapta geçen hikâyeleri merak edip sayfaları karıştırabilir mi? Karıştırırsa otuz dokuz yıl içerisinde değişen, dönüşen, güncellenen bir topluluğu tanımış olacak. Bizi tanımak hayatta ne işine yarayacak? Bu soruya açıkçası somut bir cevap bulamıyorum fakat insan farklı olanı merak eder, bu yüzden farklı bölgelere, ülkelere gezmeye gider. Bu kitap da dışarıya erkekleri uzun saçlı, çoğu küpeli, kadını erkeği siyah tişörtlü olan karanlık görünüşlü topluluğun bir numaralı tutkusunun, müziğin peşinden koşturmasını anlatıyor işte. Tanımayana tanımadığı kültürü anlatıyor. Fakat ben eminim ki bu kitabı okuyanların çoğu zaten ağır müzik dinliyor olacaktır. İşte onlar da kendilerinden bir şeyler bulmaya çalışacaklar.” (s. 370)
Metalci olmayanlar kitaptaki detay dozunu yüksek bulabilirler. Ama eğer sizin de yolunuz 1981-2020 döneminin özellikle de erken yıllarında metal dünyasından geçtiyse, aktarılan detaylar sayesinde, Demirci’nin tahmin ettiği gibi kitapta kendinizden çok şey bulacaksınız.
Önceki Yazı
İTALİK ÖNERİLER-5:
“Yayıncı kitapçılık da yapmalı...”
Intuitive Editing / Akademik Tezleri Kitaba Dönüştürme Sanatı / Ben Buradan Okuyorum / Edmond Charlot / Zenginliklerimiz / Sevgili Erdal / Kitabevi Güncesi / Black Books
Sonraki Yazı
42 yıllık metal ikonundan 72 mevsimin mütalaası
“72 Seasons hem müzik hem de şarkı sözleri bağlamında grubun kendilik temsiliyetine kafa yorduğunu gösteren sembol, metafor ve göndermelerle dolu. Metallica aurasının kaynaklarını göstermeye, varoluşunu ikonik kılan içsel açıklamaların izini sürmeye çalışan albümün izleği (leitmotif) ise ışık”.