Böyle Görsün Görmek İsteyen'den:
“Batı ve Doğu’nun ruhumuzu kazanmak için verdiği amansız savaş”
Macar şair, yazar ve siyasetçi Sándor Csoóri'nin Böyle Görsün Görmek İsteyen adlı kitabı önümüzdeki günlerde Telemak tarafından yayımlanıyor. Kitapta yer alan, yazarın Macar kültüründe halk, folklör ve modernleşme meselesini ele aldığı “Deniz ve Ceviz Yaprağı” denemesinden bir bölümü Tadımlık olarak sunuyoruz.
Macaristan'ın Ukrayna sınırındaki Szatmárcseke’deki mezarlık. Sağda, Sándor Csoóri, 1973.
Kültürümüzdeki ikilikle ilgili o vazgeçilmez klişeyi önceden de biliyordum: Batı ve Doğu’nun ruhumuzu kazanmak için verdiği amansız savaş. Bundan daha incelikli söylemlerden de haberim vardı: Macarlar Anteus’un tersidir; vatanlarına ulaştıkları zaman değil, ondan kopabildikleri zaman yeni bir güç kazanırlar. Babits’in bir yorumuna göre: gerçek anlamda kendimizi bulmamız ancak evimizden uzaklarda mümkün olur. “İlk Batılı ne Ady ne de Ignotus’tu; Kazinczy ya da Széchenyi bile değildi, batılı ilk Macar, Aziz Stefan’ın ta kendisiydi...” Fakat bu ve benzeri ifşa sözleri gözümün önünde suların üzerinde yükselerek süzülüyordu, çünkü o kadar gerçek görünüyorlardı ki sadece ruhani bedenleri nefes alıyordu.
Ancak Attila József, kültürümüzdeki ikiliği sadece entelektüel ve tarihsel olarak değil, aynı zamanda estetiğin en derin katmanlarına nüfuz ederek de hissettirdi. Tuzluları, tatlıları ve diğer kaçınılmaz aromaları tattırarak... Ama bir şeyi daha: Ne Balassi’nin, ne Csokonai’nin, ne de Petőfi’nin folklorizminin özümseyebildiği “barbarlık”ın tadını.
Bu içgüdüyle zenginleşirken, bu ikiliğin yüzyıllardır ne anlama geldiğini her şeyden daha net ortaya koyan bir metaforla karşılaştım: bu bir uçurum anlamına geliyordu. Bu, Batılılığımız ve Doğululuğumuzun büyük şemaları içinde de varlığını sürdüren ciddi bir yarılmaydı.
Söz konusu vurucu metafor ise bir mezarlıktı. Szatmárcseke’deki o meşhur mezarlık... Orta Avrupa’nın, belki de tüm Avrupa’nın en güzel ve en eski kabristanlarından biri... Olgun bir başyapıt, en saf, en arıtılmış türkülerimizden biri gibi özgün... Mezarların üstündeki tahtalar: Aynı zamanda bir insanı andıran kayık biçimli bu mezar taşları ilk bakışta Paskalya Adası heykellerini anımsatıyorlar, ama biçimleriyle değil, ruhlarıyla. Protestanlığın ünlem işareti olarak Katoliklikle dolup taşan bir Hristiyanlığı protesto etmelerini saymazsak Hristiyanlıkla ya da haçla hiçbir alakaları yoktur. Bin yılın ardından bile hâlâ pagan olan bir karalıkla ayaktalardır. Evet, bu mezar taşları hem karadır hem de put etkisi uyandırırlar. İşin aslı putturlar da. Meşeden oyulmuş, yıllarca önce hayvan kanıyla marine edilmiş zamansız mezar taşları – köylülerin mezar taşları!
Bunun altını çiziyorum çünkü Kölcsey ailesinin[1] bazı üyeleri de aynı mezarlıkta yatmaktadır. Bunların arasında en ünlüsü ise Ferenc Kölcsey’dir. Kölcseylerin mezar taşları başka türlüdür. Bu taşlardan biri, sahibi intihar ettiği için ikiye bölünmüş, silindir şeklinde bir mermer sütundur. Milli marşımızın yazarınınkiyse tastamam bir binadır. Yarım daire şeklindeki kemerlerle birbirine bağlanan dört klasik sütunun altında küllerin buluğu bir vazo, yanında da bir lavta yer alır. Bunlar geçen yüzyıldaki ulusal klasisizmimizin ulvi aksesuarlarıdır.
Fotoğraflar sayesinde onun mezarını ve pagan orijinli mezar taşlarını ayrı ayrı biliyordum. Kafamda düzgün bir şekilde yan yana koymuştum bunları. Ama tam da orada, yerinde canlı olarak ilk gördüğüm anda gerçekten çok sarsıldım. İki dünya arasında ne kadar büyük bir mesafe var! Ne büyük bir uçurum!.. Salt milletin marşını yazan büyük adam ile isimsizler arasındaki mesafeye, sadece soylular ile serfler arasındaki kasvetli uçuruma tanık olmadım; aynı yurtta yaşayanların, aynı dili konuşanların birbirlerini anlamadıkları bir ruhun, içgüdünün, kültürün coğrafyalarına dörtnala girmem gerekmişti bir anda. Çünkü orada aynı sözcükler farklı anlamlara geliyordu; dilek ve şikayetler başka başka yerlerde yuva yapıyordu.
Anıt mezarları karşılaştırırken ne tarih ne de reform döneminin bölünmüş toplumunun yaşantısıydı içimde canlanan; beni garip bir şekilde etkileyen şey dildi. Mezarlık sakinlerinin bir zamanlar konuştuğu dil ya da daha doğrusu “diller”... Kölcsey’in ünlü şiiri Huszt[2] gelmişti aklıma:
Enkazının üzerindeyim, Huszt’un harap kalesi, duruyorum;
Sessizdi, bulutların arkasında parlamıştı karanlıkta ay.
Rüzgâr yükseliyor, mezarların rüzgârı gibi; ve holün su
altındaki sütunları arasında el sallıyor bir hayalet bana.
Şiir; kıvrımları, klasik kasveti ve gücü açısından mezarın mükemmel bir kopyasıdır. Civardaki mürver çalılarının köpüklerinde süreğen bir garabet. Tisa Nehri sırtlarında bir tutam Yunanistan, hatta Roma İmparatorluğu’ndan bir kırıntı.
Elbette bunu bir niteleme olarak düşünmedim, özellikle de olumsuz anlamda bir niteleme hiç değildi. Eğer hayal gücümde olağandışı bir his oluştuysa, bu, Huszt’u yazan dehanın yakın komşularının, yani Szatmárcsekeli serflerin şöyle bir dille konuşuyor olması gibi talihsiz bir absürtlükten başka bir şeyin eseri değildi:
Yavaş yürü, yavaş
nişanlımsın nasibim,
zati altın çelengim
kalmış kan içinde.
Gölgeler bir avludan diğerine geçiyordu. Tavuklar uçarak geçiyordu, köpekler havlayarak. Fakat içgüdüleri harekete geçiren güçler bitişik değildi. Çünkü eğer sütunlu mezar Kölcsey şiiriyle, halk baladındaki dört dize de köylünün mezar taşının “üslubuyla” özdeşse; iki üslubun, iki kültürün birbirinden çok çok uzaklarda yaşadığı gün gibi açıktı. Kendisini gururlu bir Macar olarak tanımlayan – özde Doğulu, kültürde Batılı olduğunu söyleyen – Kölcsey’in zekâsı “hakiki ulusal şiirin orijinal kıvılcımlarının sıradan insanların şarkılarında aranması gerektiğini” bilir, ancak tüm iyi niyetine rağmen bu bilgi içgüdülerine sirayet etmez.
Burada söz konusu olan tek bir kişinin beğenisi midir?
Mezarlıkta dikilirken, tam da bu dilsel ayrışmanın, farklılığın ve uzaklaşmanın ne kadar tarihsel bir sonuç olduğunu idrak etmiştim. Kölcsey milletin ruhunu temsil eder. Kültürlülük ve Avrupalılık onun dilinde modern bir şekilde, ama herhangi bir samimiyetten yoksun olarak ses bulmuştur. Söz konusu samimiyet, ne kadar acımasız bir samimiyet de olsa, Avrupai bir boyutu olmaksızın balatların bağrından çıkar.
zati altın çelengim
kalmış kan içinde.
Bu dil, Kölcsey’in klasik-romantik diline kıyasla hem daha çağdaş hem de daha zaman dışıdır! Hem daha kadim hem de daha moderndir! Öyle ki, bunu yazan László Nagy bile olabilirdi. Ama aynı zamanda Eski Macarca Meryem Mersiyesi’inin satır aralarına da zahmetsizce yerleştirebilir. Başka bir deyişle, Kölcsey’lerin dehası genellikle ona yerel lezzetini veren tuzlardan yoksun bir kültürün toprağında pişmiştir.
Milli ve halktan olanın bu ikiliğinin kültürümüz boyunca ne ölçüde izinin sürülebileceğini belki de en iyi Petőfi bize gösterebilir. Zira tam da bu ikiliği sentezlemek için elinden geleni yapan kişi odur. Birbirinin peşi sıra yazılmış iki şiirinden alıntı yapıyorum. 9 Temmuz 1847’de Szerencsen’de Panyó Panni adlı şiirini yazdı.
Panyó Panni benim adım,
Söyler iken kızarırım,
Epeydir düştü üstümden
Al yazmamla namusum.
Benim gibi bir kadına,
Ne vatan var, ne de ülke,
Asıl meskenim meyhane,
Göğsüm yastık yiğitlere.
– – –
Hey, nice yiğit delikanlı,
Boynumdan aşağı sarkardı,
Şimdi sarkar dar ağacında,
Dört dişli şeytan yabasında.
İki gün sonra, 11 Temmuz 1847’de Széphalom’daydı ve Kazinczy’nin dağılmakta olan korlarına üflüyordu. Kendi hâline bırakılmış Széphalom ona bir şiir yazması için ilham vermişti:
Sen, kadir bilmez ulusun
Göğe haykıran suskunluğu
Ulus utancındaki Kabil mührü,
Ah, Széphalom!
Gerçekten lüzumlu muydu
Seni tavafım,
Bir hışımla uzun uzun içeyim
Diye burukluğun bardağından?
– – –
Burada yatıyor o
Yaban ağaçlar yaban otlar arasında,
Tepesinde kar beyazı bir heykel...
Neden beyaz? Neden değil kara?
Alın ve dikin yukarıya
Bahtının kara bayrağını!
İki şiir sadece tema, ritim ve dil açısından değil, aynı zamanda kaynak yöreleri açısından da birbirinden ayrılır. İlki yeni tarz halk şarkıları ve betyar[3] balatlarıyla akrabadır; Kazinczy’yi anan şiir ise klasik Greko-Latin kasideleriyle ilişkilidir.
Aynı çatlak üzerinden geri giderek Csokonai’nin şiirlerinde de bu ikiliğin kökeninin izlerini sürebiliriz. Örneğin, halk şiirinin etkisini:
Akşam olur emir gelir
Üstünde mor bir mühür.
Güzel sıcacık bir bahar
Jancsi’mi arar jandarmalar…
Ya da bir başkası:
Kim o, kimdir bahçeye çeviren araziyi
Kim döndürdü tarlaya çorak çölleri?
Kimi duyurmakta borazanı Tridon’un
Tihan’ın dehşetle uyanan dulu kimi?
Anatomiyi böylesine pervasızca göz ardı ederek birbirine kenetlenmiş iki siniri ayrıştırmayı denemem, önermenin doğruluğunu değil, yalnızca yöntemimin uygunluğunu sorgulatır.
Ama belki de onu bile kesin olarak sorgulatmaz. Nitekim kültürümüzün ikiliği sorunu yalnızca bulutların üstünde gezenlerin sorunu olsaydı, Macar tarihinin son iki yüzyılındaki reformist ya da devrimci her dönemsel hareketin halk şiiri, halk dili ve hatta halk kültürünün kendisiyle doğrudan alâkalı olması nasıl mümkün olabilirdi?
Bu tuhaf, insanı düşünmeye sevk eden ilişkinin tartışılmaya başlanması 18. yüzyılın sonlarında Macar aydınlanma hareketiyle birlikte olmuştur. Ulusal dil, ulusal edebiyat ve daha geniş anlamda ulusal özerkliğe doğru meyleden kuvvetler, “türkü çağıran köylü kızların ve bağ bozumundaki şen delikanlıların” şarkılarıyla rüzgârı arkalarına aldılar. Bu konuda Benedek Virág[4], Mihály Fazekas[5], Mihály Kazinczy[6], Csokonai, Berzsenyi[7] gibi isimleri sayarsak, halk şiiri davasının, dilin ve ulusal edebiyatın en saygın temsilcileri olan bu kişiler tarafından da hayati önemde görüldüğü anlaşılacaktır.
Bu ilk uyanışın üzerinden ancak otuz-kırk yıl geçtikten sonra ikinci tarihsel an gelip çatar: bağımsızlık savaşımızı önceleyen devrimcilik dönemi. Petőfi’nin siyasi radikalizmi, Fransız İhtilali’nin fikirleri olmadan düşünülemeyeceği gibi, popüler şiirin etkisi olmadan da düşünülemez. Sanki gerçek Avrupalılık Macaristan’da bu ikisinin bileşimi olmadan var olamazmış gibi. Bu, bizim, Bartók ve Attila József ile üçüncü ve dördüncü kez, daha sonra da parlak esintilerin gençliği ile beşinci kez yeniden doğmaya duyduğumuz özlemin bir göstergesidir.
Bu Avrupalılık ve etnisite modelini ne estetik ne de siyasi düzlemde münhasır ve tek kıstas hâline getirmek niyetindeyim, çünkü diğer olası modeller olmadan bu model de güçlü olamazdı. Yine de üzerinde düşünmeye değer: hem evrensellik hedefine hem de Macarlığın ifade biçimindeki en saf anlarına, iki kola ayrılsa da tek bir boy hâlinde devam eden kültürümüzün uç noktalarını kendi “sinir telleriyle” bağlayanlar tarafından ulaşılmıştır.
Eğer bunu açıkça görebiliyorsak dahi, asıl sorulması gereken soru şudur: bu inatçı ve mütemadi durumun sebepleri nelerdir? Bir tür düşünsel vatan hasreti mi? Bir yalınlık nostaljisi mi? Temel şeylere duyulan sevgi mi? Kültürü bütünleştirme baskısı mı? Yoksa dönem dönem tükenen inanç ve gücün tazelenme ihtimalinin olduğu tek yer burası mı?
Doğu ve Orta Avrupa’nın entelektüel ve sosyal yaşamında bu nedenlerin her biri mümkündür, çünkü bizim hoyratça yapılanmış sosyal sistemlerimiz hiçbir zaman bir bütünlük modeli yaratamamıştır. Bütüncüllük istemi, bütünün – tek millet, tek zümre, tek kültür – tam anlamıyla olgunlaşması için gereken koşullardan her zaman yoksun kalmıştır. Yalnızca halk kültürü özgün bir çeper ve onun içinde de kendine özgü bir bütünlük yaratabilmiştir. O halk kültürü ki, insanın tarih öncesi belleğini korumak suretiyle mağara çağlarından günümüze kadar varoluşun değişimlerini en uç noktasına kadar cilalayarak aktarmaya devam etmiştir. Avrupai ilerleme düşüncesinin uzağında, en temel beşerî meselelerdeki kalıcılığın dik başlı tekrarı vardır onda: yaşam ve ölüm, aşk ve iş, coşku ve savaşlar, saklanma ve yoksulluk, dışlanmışlıklar ve eve dönüşler gibi ebedî denilebilecek meseleler... Bir taziye evinde bulunmuş herkes ne demek istediğimi bilir. Eller başın üzerinde diğerleriyle birlikte ağlarken bir yandan da sirkeli su taşınır, çünkü mutlaka acıdan bayılanlar olacaktır. Tabii ki, belirli bir tören – bir ayin – çerçevesinde bir düğünde bulunmuş olanlar da bunu bilirler. Kültür mü? Eğer bu kavramı varoluşun kendisinden koparmadıysak, temellerini kültürün zirve noktalarından ziyade bu tür topluluk içindeki tezahürlerinde buluyorum.
(s. 83-91)
Böyle Görsün Görmek İsteyen
çev. Barış Yılmaz
Telemak Kitap
Ocak 2024
328 s.
NOTLAR:
[1] Kölcsey Ailesi: 1920’ye dek 1000 yıl boyunca Macar toprağı olmuş Szatmár vilayetinin kadim ailelerinden biri. Bilinen en eski üyesi hakkındaki bilgiler 1179’a kadar gider. Ailenin en tanımış üyesi Ferenc Kölcsey (1790–1838) ise Macaristan’ın önde gelen bir düşünürü, siyasetçisi, dil yenilikçisi, şair ve nesir yazarı, parlamento üyesi, Macar Bilimler Akademisi onursal üyesidir. Kendisi 22 Ocak 1823’te tamamladığı Macar milli marşının da yazarıdır ve marşın yazıldığı bu tarih 1988’den beri Macar Kültür Günü olarak kutlanmaktadır. [Türkçede bkz. F. Kölcsey, Öğütler (Parainesis), çev. Necmi Seren, sunuş: Tibor Halasi-Kun, MEB, 1949.]
[2] Huszt: Günümüzde Ukrayna’nın batısında yer alan bir şehir, Khust. Huszt şehri ve kalesi de Trianon’dan beri Macaristan’a ait değildir. Önce Çekoslovakya’ya, ardından Sovyetler Birliği’ne bağlanmıştır. Bugün ise Ukrayna sınırlarında yer alan eski Macar yerleşimlerindendir.
[3] Geçmişte baskıcı, feodal bir sosyal sistemle, yasalarla veya kişisel nedenlerle çatıştığı için saklanan ve soygun, yağma ve haraca kendini kaptıran kişiye verilen ad. Bizdeki eşkıyalara benzetilebilir. Tıpkı bizdeki eşkıyalar da gibi betyarlar da zaman zaman Macar ulusu için savaşmıştır –çn..
[4] Benedek Virág (1754–1830): Keşiş, öğretmen, çevirmen ve tarihçi. 1250 yılında Estergon’da kurulmuş Aziz Pavlus tarikatına bağlıydı. Bizdeki mersiye türüne benzer od şiirinin Macaristan’daki ilk ustasıdır. Öğrencileri ve takipçileri tarafından Macar edebiyatının kutsal adamı olarak kabul edilmiştir.
[5] Mihály Fazekas (1766–1828): Şair ve bitkibilimci. 1782’den 1796’ya kadar orduda görev yaptı. Sadece ünlü şiirsel anlatı Lúdas Matyi’nin yazarı değil, aynı zamanda ilk botanik kitabının da yazarıydı. Lúdas Matyi, MÖ 704 yılında Asur’da ortaya çıkan bir halk masalından esinlenmiştir. Bugün dünyada çok sayıda düzyazı, şiir ve dram ve film uyarlaması yapılan Macarca versiyonu tanınmaktadır. Mihály Fazekas’ın Lúdas Matyi’si birçok dile de çevrilmiştir.
[6] Ferenc Kazinczy (1759–1831): Şair, edebiyat organizatörü, dil yenilikçisi, üslupçu ve mektup yazarı. Eski bir soylu aileden geliyordu. Erdel”de doğdu ve hayatının ilk yirmi yılını çoğunlukla bu bölgede ve bugün Slovakya’da kalan Felvidék bölgesinde geçirdi. İmparatorluğa karşı siyasi bir komplonun parçası olduğu için yedi yıldan fazla hapis cezasına çarptırıldı.
[7] Dániel Berzsenyi (1766–1836): Soylu bir ailenin çocuğu, yetkin bir şair. Şiirlerinin yanı sıra birçok kuramsal eserin de yazarıdır. En sevilen eserlerini od ve edebî mektup türlerinde vermiştir.
YAZAR HAKKINDA: Sándor Csoóri
Macar şair, yazar ve siyasetçi Sándor Csoóri (“Çuri” diye okunur; Zámoly, 3 Şubat 1930 – Budapeşte, 12 Eylül 2016), Macaristan taşrasında küçük bir kasabada “diş gıcırdatan sert bir kışın ve benzer şekilde ağır bir ekonomik krizin tam ortasında” Protestan, köylü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. II. Dünya Savaşı’nın içinde yetişkinliğe adım atan yaralı nesildendi. 1942’de yetenekli köylü çocukların eğitimine adanmış bir kurumun seçtiği 600 çocuktan biri oldu ve talihi döndü. Protestan koleji Pápai Református Kollégium’a girdi ve 1950’de mezun oldu. Sonraki on yıl basın-yayın sektöründe çalıştı. İlk ciddi şiirleri bu dönemde 1953’te yayımlandı ve muhalif bir figür olarak tebarüz etmeye başladı. 54’te şiir kitabı Felröppen a madár (Kanatlanan Kuş) Attila József Ödülü alarak sükse yapar. 1963’te yayımlanan Tudósítás a toronyból (Kule’den Bildiri) denemesi Doğu Avrupa ve köylülük üzerine eleştirel bir okuma sunmuş, şehirli aydınları sarsmıştır. 60’ların başında Budapeşte Teknik Üniversitesi’nin gazete yazı işleri bürosunda çalışmaya başladı. 1968’den 1988’e kadar MAFILM’de dramaturgluk yaptı. 60’larda muhalefetin popüler lideriydi ve 1989’daki rejim değişikliğinde önemli bir rol oynadı. Onlarca soruşturma geçirdi. 1985 yılında muhalefet meclisi Monori’ye katıldı. 1987’de Macar Demokratik Forumu’nun kurucuları arasında yer aldı ve 1992’de Parti’nin yönetim kurulu üyesi oldu. 1988’de Gáspár Nagy ile birlikte Hitel dergisini çıkardı, 92’de yayın yönetmeni oldu. 1991 yılında yeniden kurulan Macar Dünya Federasyonu’nun 2000’e kadar başkanlığını yaptı. Şiirleri ve düzyazılarıyla Macaristan’ın en çok okunan isimlerindendi. Yazdığı çocuk şiirleriyle yetişkinler kadar çocukların da sevgisini kazandı. Aldığı bazı ödüller şunlardır: 1954 & 1970’te Attila József Ödülü, Herder Ödülü (1981), Kossuth Ödülü (1990, 2012), Macar Kültürel Miras Ödülü (1997, 2005), Macar Liyakat Nişanı (2000).
Önceki Yazı
Beliz Güçbilmez:
“Muhatabımız da, eşlikçimiz de kurmacadır.”
“Kurmacaların üzerimizdeki etkisi düşündüğümüzden fazladır... Gündelik hayatın en karıncaezmez insanı okur pozisyonuna geçtiğinde önce kralın, sonra ondan şüphelenecek herkesi öldüren Macbeth’in yanında saf tutar; hikâyeyi onun gözünden, onun arzularıyla, korkularıyla takip eder. Hiç bilmediği olma biçimlerine, hayat tarzlarına, siyasi ya da ahlaki görüşlere içinden bakma fırsatı demektir bu.”
Sonraki Yazı
18. Yüzyıl Londra’sında ilk daimi Türk büyükelçi:
Yusuf Agâh Efendi
“Emre Aracı tarafından kaleme alınan Yusuf Agâh Efendi, 18. Yüzyıl Londrası’nda İlk Türk Büyükelçi başlıklı çalışmada ise Londra’ya atanan ilk daimi Osmanlı büyükelçisinin üç yıl süren Londra günleri, yemek davetleri, resmî ve özel ziyaretler, tören alayları, havai fişek gösterileri ve balolar gibi sosyal hayat ve kültürel faaliyetler eşliğinde okuyucuya aktarılıyor.”