• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

“Bok metafizik bir meseledir” ya da

Simgesel mevcudiyetiyle aşk parodileri

“Kundera’ya göre, kendini varlıkla kesin bir uzlaşma içinde görmek isteyen insanın kendi varlığında bir kusur olarak görüp reddettiği bir şeydir bok ve bokun bu reddedilişi tüm ideolojik söylem inşalarında 'çocukların çayırlarda koştuklarını görüp bütün insanlıkla birlikte duygulanmak' gibi suni birlik bütünlük duyguları üretmenin temelini meydana getiren kitsch estetiğin temelidir.”

Milan Kundera (kolaj)

İLKAY ATAY

@e-posta

DENEME

14 Eylül 2023

PAYLAŞ

Söğütlüçeşme’den Eskişehir trenine binmiştim. Zamanında Haydarpaşa’nın tarihsel dokusuna alışmış biri olarak trenin gelişini beklerken bu yeni istasyonların donuk estetiğini –buna donuk’nezihlik diyesim var– can sıkıcı bulduğumu geçirdim aklımdan. Sonra kendimi kandırıyor olabileceğim şüphesi düştü içime. Çağdaş olana yönelik bu eleştirel entelektüel tutumumda, dünya kendi istediği yöne gitmiyor diye huysuzlanan bir ihtiyarın –hiçbir zaman var olmamış bir altın çağ mitine duyulan özlem anlamındaki– nostalji hastalığından mustariptim belki de yalnızca. Öyle bile olsa bu donuk’nezihlikte beni oldukça huzursuz eden tekinsiz bir şeyler vardı; algıda seçicilik ya da alımlama kuramlarındaki gibi okuyucunun kendi donanımı dahilinde yaptığı yorum benzeri görecelilik açıklamalarını aşan, daha ziyade Husserl’in noema’sını çağrıştıran sabit bir çekirdeği vardı algımdaki bu tekinsizliğin. Sanki kirli olan her şey halının altına süpürülmüş de korkunç hakikatin üstü Olympos’un yemyeşil nezih manzarasıyla örtülmüş sezgisi... Ve yanlış bir noktaya atılacak kaçamak bir bakış bastırılıp perdelenmiş olan her şeyin bir çırpıda istifra edilmesine sebep olacakmış kaygısı...

“Boka karşı çıkma metafizik bir karşı çıkıştır” diyor Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’nde.[1]Ardından banyoya girerken kapıyı kapatma ihtiyacı gibi gündelik bir durumdan yola çıkarak etraflıca tanımlanmış bir kitsch incelemesine girişiyor. Önceki alıntıyla aynı paragrafın devamında ekliyor : “... estetik ülkü, bokun reddedildiği, herkesin bok yokmuş gibi davrandığı bir dünyadır. Bu estetik ülkünün adı kitsch’tir.” Estetik bir gözbağcılığın ne kadar tehlikeli ontolojik uzantıları olabileceğine ve ideolojik söylemlerin inşasında oynadığı merkezî rolle dünya siyasetini büyük ölçüde etkileyebileceğine dair oldukça güçlü bir metin.

Bokun gizlenmesine yönelik duyduğumuz itkinin biyolojik bir tarafı var mı, emin değilim. Bu konuda yapılmış çalışmalar varsa bile benim herhangi bir bilgim yok.[2] Öte yandan Freud’un çalışmalarından, tuvalet eğitiminin kişilik inşasında önemli bir rol oynadığını biliyoruz. Kundera’nın analizinde ise boku reddetmeye yönelik itkinin estetik ve ideolojik boyutlarıyla karşılaşıyoruz. Kundera’ya göre, kendini varlıkla kesin bir uzlaşma içinde görmek isteyen insanın kendi varlığında bir kusur olarak görüp reddettiği bir şeydir bok ve bokun bu reddedilişi tüm ideolojik söylem inşalarında “çocukların çayırlarda koştuklarını görüp bütün insanlıkla birlikte duygulanmak” gibi suni birlik bütünlük duyguları üretmenin temelini meydana getiren kitsch estetiğin temeli. Hatta bunlara Žižek’in Sapığın Sinema Rehberi’nde yaptığı Lacancı yorumu da ekleyebiliriz; sifon çekmeyi önce fenomenolojik olarak, klozetteki bokun bizim içinde bulunduğumuz gerçekliğin dışına atılması olarak tanımlar Žižek, sonra da The Conversation filmindeki sahneyi yorumlar, sifon çekilince tıkanmış tuvalet taşar ve simgesel sistemin gerçekliğinden dışarı atılmış olan istenmeyen bok işlenen cinayetin kalıntılarını da beraberinde getirerek çok daha korkunç bir biçimde geri döner. Bokun, Žižek’teki anlamıyla, geri dönüşü güçlü bir terör duygusuyla işaretlenir.

Gene Hackman, The Conversation (Coppola, 1974) filminin bir sahnesinde.

Yazının başında bahsettiğim şu donuk’nezihliğe geri dönelim şimdi. Deneyimlediğim bu estetik huzursuzluk ile bokun reddedilişi arasındaki metafizik ilişkiyi görebilmek için bu estetik anlayışın içindeki irrasyonel öğeyi abartarak kullanacağımız bir sahne hayal edelim: Bir işadamı ya da kadını, içinde pazarlanacak mamul örnekleri bulunan deri çantasını koltuğun üzerindeki rafa yerleştirmeyi başardığında tren çoktan hareket etmeye başlamış olsun; ya da son zamanların yükselen mesleklerinden bir seçim yapalım, bir influencer olsun kahramanımız (gerçi onlar tren yolculuğu tercih etmeyebilirler) ya da marketing ethosu gerektiren donuk’nezihlik estetiği aracılığıyla karşı tarafa güven verici görünmeyi gerektiren herhangi başka bir meslek de olabilir. Bu arkadaşımız koridor tarafında oturuyordur, fakat pencere kenarı boş olduğu için koltuğun sahibi gelinceye dek manzara seyretmek üzere yerini değiştirir. Tren hareket ettiğinde dışarıdaki manzara geçmişten kalma bulanık bir anı misali hızla değişip dönüşürken aradaki camın varlığını unutur ve yüzünü fazla yaklaştırdığı için burnuna sert bir darbe alır. Görüntülerle arasına sinsice girmiş olan bu acımasız varlığı yeni fark ediyormuş gibi ürperir. Temas etmedikçe camın orada olduğuna inanmak bir hayli güçtür, çünkü tertemizdir cam! Tıpkı vagonun geri kalanı gibi özenle temizlenip parlatılmıştır. Düşününce, vagonun bu kadar ışıltılı bir temizliğe sahip olması gerçekten de sıradışıdır. Gelişmiş teknoloji bir ışıklandırma sistemi vagonun içinde yürek darlığı uyandıran türden donuk ama şiddetli bir aydınlığa sebep oluyordur. Hiç gölge yoktur vagonda... İyi bir fotoğrafın Instagram’da lüks mekânlar paylaşmaktan çok ışık gölge zıtlığı olduğuna inanan bir fotoğrafçı için cehennem gibi olsa gerek...

Burada şiirde sembolizm analiz eder gibi trenin, içinde yolculuk ettiğimiz ve gerçekliğimizi belirleyen ideoloji olduğunu ve dışarıdaki “gerçek” ile aramıza sinsice giren camın da aslında abartılı temizliği sayesinde bize bir ideolojinin içinde olduğumuzu unutturan, yani kabız olmadığımız müddetçe hemen her gün kendi sıçtığımız bokun varlığına tahammül edemeyip sifonu çektiğimiz gerçeğini bize unutturan ve böylelikle bizi, kendimizi hiç sıçmayan ulvi bir Apollon heykeli gibi görmeye koşullayan estetik ilke olduğunu söyleyebilirdim. Fakat bunu yapmayacağım, bunun yerine kurduğumuz bu kurmaca sahnenin devamına dair basit bir soru soracağım. Vagonun donuk’nezihliği içinde tanımlanan o nezih yolcular, fıss diye açılan kapıdan içeri servis arabası girince hâlâ o kadar nezih görünürler mi? Fıss diye bu kapıdan giren servis arabası yine fıss diye bir sonraki kapıdan çıkmadan önce herkesin donuk bakışlarında belli belirsiz bir şehvet uyanmaz mı, ya da hiç değilse bitmeden önce ben de birkaç kraker kapayım aceleciliği? Yemek yerken herkes dünyevi görünür. Nitekim yemek ile sıçmak arasında kökensel bir ilişki vardır. Rönesans’ta Rabelais’nin yarattığı kültürel devrimin kahramanı tam da bu yüzden Gargantua’dır mesela. Yemek yemekte Apollonik kültürün donukluğundan azade olan dionizyak bir devinim, grotesk bir samimiyet bulunur.

Kendimi bildim bileli eksikliğini çektiğim ve sıcacık grotesk samimiyet şeklinde adlandırmak istediğim bir varoluş halidir bu. Hal diyorum, çünkü nadiren ele geçirebildiğim ve yakalar yakalamaz da yitirdiğim anlık bir “memnuniyet hissi” olmasına rağmen kütle çekimine benzer bir etkiyle, duygu ve düşüncelerimi organize ederken daima bu “his”e göre konumlanan bir hal içine girmeye zorluyor beni. Apuleius’un Başkalaşımlar’ını ya da Petronius’un Satyricon’unu okurken yakalanabilen bir hissiyat bu. Bahtinci terimceyle konuşursak, Menippos geleneğine ait bir estetik. Simgesel düzlemden dışlanmış olanla dirsek dirseğe temas içinde olmanın verdiği eve geri dönüş hissi... Boku reddeden kitsch estetiğinde temellenen suni bir varlıkla bütün olma ideolojisinin aksine, varlığı tüm kusurlarıyla kabullenerek bir bütün olmanın verdiği eksik olan parçayı bulma hissi...

Dil ve estetik aracılığıyla inşa edilen hâkim kültürel söylemlerin Apollonik karakteri, “sonsuzluk, kalıcılık, değişmeyen ideal güzellik” benzeri ulvi estetik öğeler içerdikleri için olsa gerek, sermayenin işçiyi kendi emeğine yabancılaştırması misali insanı kendi varoluş deneyimine yabancılaştırıyor. İnsan her şeyden önce yiyen ve sıçan bir et parçasıdır, elbette bu eti aşan ulvi tarafı yok değildir fakat kendi varoluşunun grotesk bileşenleriyle barışamadığı müddetçe bu ulviyet bir fare kapanı olmanın ötesine geçemez. Arkeoloji müzesinde Romalı imparatorların heykelleriyle kapana kısılmak gibi bir durum bu. Augustus’un zamana direniyor sanrısı yaratmak için mermerden imal edilmiş ulvi suratıyla ya da Theodora’nın mozaik vücuduyla ne çeşit bir aşk yaşayabilir ki insan?

Milan Kundera, 1981.

Günümüzde bu suni Apollonik estetik hem hayatın içinde hem de sosyal medyada bakma biçimlerimizi, dolayısıyla bizzat kendi varoluşumuzu kavrama ve deneyimleme tarzımızı tümüyle ele geçirmiş olsa da aslında modernite dediğimiz sürecin bel kemiğini meydana getirmektedir. Nitekim benzer bir Apollonik kalıcılık arzusu sözgelimi Haydarpaşa Garı’nın mimarisinde de kendini gösterir fakat Haydarpaşa ile Söğütlüçeşme arasındaki fark, birincisinde bu Apollonik estetik belli bir tarihsel hafızayı kalıcı kılmaya hizmet ederken, ikincisinde hafızanın iptal olduğu senkronik bir deneyim ânı içinde artık kendi sonsuzluk iddiasından başka hiçbir şeyi temsil etmeye hizmet edemeyen, anlamsal içeriği boşaltılmış donuk bir kibirden başka bir şey bulunmaz. İnsanla insan arasına, insanla kendi deneyimi arasına giren bir mesafe olan bu kibir öyle bunaltıcı bir yabancılaşma, ya da Kundera gibi konuşup hafiflik diyelim şuna, ihsan eder ki, dünyada-olmaklığımız (“in-der-Welt-sein”, Heidegger) bizim kendi yaşam dünyamız (“lebenswelt”, Husserl) olmaktan çıkıp uzak mı uzak bir galaksideki puslu bir parodiye dönüşür.

Bu puslu parodi diyarında aşktan bahsedilemez mesela. Anlamsal içeriği olan her şey zamansallık gerektirir nitekim ve zamanın tek bir an içinde donup kaldığı bir tekillikte anlam üretmek imkânsızdır. O yüzden artık yalnızca bu Apollonik kültürün dayattığı simgesel düzende kabul görebilecek türdeki tek ilişki biçimi olan aşk parodileriyle yetinmek zorundayız. İlişkilerimizi ya skor tutmak için ya da toplumsal konumumuzu sağlama almak için bir çıkar ilişkisi biçiminde yaşayabiliyoruz artık. Mesela ideolojik olarak bizimle aynı safta yer almasını bekliyoruz “âşık” olacağımız kişiden ya da aynı filmleri sevmesini talep ediyoruz, belli bir eğlence mekanına giderken kolumuza taktığımızda prestijli görünecek bir tarzı olmasını bekliyoruz ya da ruhu öldüğü için artık yalnızca içeriksiz bir biçimden, bir cesetten ibaret olan evlilik kurumunun içindeki monotonlukta gerçek yaşamın kaosundan korunacağımız sanrısına sarılıyoruz. Boku reddetmemiz nerelere vardı, görüyor musunuz? Oysa bir savaş meydanında, simgesel sistemin paramparça olduğu o terör ânında, yanınızda elini tutabileceğiniz birine ihtiyacınız olduğunda bu kişiye elini tutmadan önce hangi müzik tarzını sevdiğini, meslekî kariyerini ya da hangi tanrıya inandığını sormazsınız. Varoluşun korkunç hakikati karşısında sarılabileceğiniz birini bulduğunuz için ya da belli bir yaşam deneyimini paylaşabileceğiniz birini bulduğunuz için memnun olursunuz yalnızca.

Saint-Exupéry’nin dünya savaşı sırasında cepheden yazdığı General X’e mektup (lettre au general x) başlıklı metin geliyor aklıma. Oldukça hüzünlü bir metindir bu çünkü mektubunda Nazizme karşı mücadelesini, insanı mekanik bir ideolojinin içine hapsederek insanlığından soyutlayan makineye karşı bir mücadele olarak tanımlar ama bir yandan da oldukça huzursuzdur, çünkü makineye karşı savunmaya çalıştığı Cervantes’lerin, Rabelais’lerin hayata anlam katan o güzel Avrupa kültürünün bizzat kendisi makineleşmektedir. Kazansak bile hangi medeniyet inşa olacak bizden sonra diye sorar mektubunda. Küçük Prens’te “Yalnızca evcilleştirdiğimiz şeyleri tanıyabiliriz ama insanların artık dost edinmeye ayıracak vakti yok” diyen tilkinin yaratıcısı için kültürün dönüşmekte olduğu mekanik “şey” oldukça elem vericidir.

“Modern çağın kurucusu sadece Descartes değil, Cervantes’tir de” diyor Kundera, Roman Sanatı’nda.[3] Bu deyişini şu şekilde açımlayarak metni sonlandırmak istiyorum, birbirine paralel değil ama birbirine rağmen var olan iki modernite söz konusudur:

Dili varlığın grotesk yönünden soyutlayarak Apollonik bir estetik inşa eden, kültürün sonsuzluğu uğruna yaşamı ötekileştiren bir Cogito’nun efendi olduğu bir modernite vardır; insanı şeyleştiren ideolojilerin filizlendiği toprak budur. Kapitalizm, komünizm, nasyonalizm, reaksiyonizm ve daha niceleri... Bunların hepsi de ideolojinin tümel evrenselliği uğruna insanı ve yaşam dünyasını yok sayan mekanik dünya tasavvurları kurarlar. Boku reddeden kültür, nihayetinde kendisi boka dönüşmüştür. İçinde yaşamıyor olsak iyi mizah malzemesi çıkardı bundan...

Bir de Cervantes ve Rabelais’de olduğu gibi, kökleri Bahtin’e göre Menippos geleneğine dayanan romancılığı üretmiş bir modernite vardır; söylemmerkezli (logocentrique) kültürün hakikatlerini çatallandırarak insanı logos’un yabancılaştırıcı söylem teröründen özgürleştiren ve sıçtığı bokla barışarak evine geri dönmesini sağlayan bir modernite. Medeni sıfatını olsa olsa bu anlamdaki modernite hak ediyordur; sonsuza dek var olacağını sanan vampirlerin modernitesi değil, geçiciliğini tanımayı kabullenen ve bu sayede âşık olabilen insanın modernitesi.

 

NOTLAR:

[1] Kundera, Milan, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, çev. Fatih Özgüven, Can Yayınları, s. 266.

[2] Gerçi yavru kedilerin herhangi bir tuvalet eğitiminden geçmedikleri halde kum görünce dürtüsel olarak nereye sıçacaklarını anlayıp sonra da üstünü örtmeleri, boka yönelik bu tavrın kalıtsal bir bilgi olduğunu düşündürüyor. Yine de aynı davranışı tüm hayvanlarda görmüyoruz. Dahası, insan söz konusu olduğunda, kedilerin aksine, oldukça zorlu geçen bir tuvalet eğitimi gerekliliğiyle karşılaşıyoruz ki, bunu basitçe insan yavrusunun içine doğduğu ortamın kum gibi doğal ortam nesneleri yerine klozet gibi kültürel nesneler barındırmasıyla açıklamak pek olası değil, çünkü böyle bir yorum yeni doğan bir yavruda doğa-kültür ayrımı bilincinin apriori bulunduğunu var saymak olurdu; kumun doğal bir nesne olduğu ve üzerine sıçmak için ideal nitelikler taşıdığı bilgisinin genlerde kayıtlı olduğu şeklinde absürd bir fikri kabullenmek zorunda kalırdık. Dolayısıyla bokun reddedilişine yönelik itkimizi doğa bilimleriyle açıklamanın ne kadar mümkün olduğunu kestirmek güç görünüyor.

[3] Kundera, Milan, Roman Sanatı, çev. Aysel Bora, Can Yayınları, s. 16.

Yazarın Tüm Yazıları
  • milan kundera
  • roman sanatı
  • Slavoj Žižek
  • varolmanın dayanılmaz hafifliği

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Tahir Hamut İzgil’in kişisel tanıklığı:

Gece Tutuklanmayı Beklerken

“Tahir Hamut, Doğu Türkistan’daki eşe dosta zarar vermemek için uzun yıllar ertelemiş bu kitabı yayımlamayı. Aslında pek çok Uygur için aynı şey geçerli. Kamplardaki ya da açık hava hapishanesine dönüşmüş kentlerdeki yakınlarına zarar vermemek için yüksek sesle konuşmaktan kaçınıyorlar.”

MEHMET FATİH USLU

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

“İyi ki dünyanın diliyle barışmamışım.”

“Kuir poetika sadece kelimelerden ibaret değil ki… Biçim, anlatım teknikleri, anlatıcı öznelerin oluşları, mekânlar, zamanlar, metnin içindeki diğer metinler ve daha bir sürü şey de bu poetikanın unsuru... Kendisine yazıklanan yalnız sesler bana oldukça zavallı geliyor. Oysa ben caddelerde bağıra çağıra yürümek istiyorum. Benim için şiir böyle bir eylemlilik hali.”

YAPRAK DAMLA YILDIRIM
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist