• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Bir İstanbullu…

“Roni Margulies, ‘hayattaki’nden farklı, hikâyenin örülüp çözüldüğü değil, hikâye anlarının durup uzun uzun düşündüğü bir hikâye anlayışının yazarı.”

Roni Margulies

FATİH ÖZGÜVEN

@e-posta

DENEME

26 Temmuz 2023

PAYLAŞ

“Garip bir ülkedir İstanbul. Kimdir burada yaşayanlar, kimler yaşamış da artık yok, kimler yaşayacak, izin vermez bilinmesine bunların. Gelenler kendi istekleriyle gelir gerçi, ama hep bilir ki İstanbul, bunlar da gidici, bunların yerine de başkaları gelecek. Her gelenin giderken geride bıraktıklarını kendi keyfince harmanlar İstanbul, bir bölümünü öğütür yok eder, çok daha önemli bölümünü korur ama kendi istediğince yeniden şekillendirir; her gün, her yıl her çağ yeni bir bütün oluşturur, ama yeni bir ülkedir her gün.

Bizler, İstanbul’un yerlileri, kendi ülkemizde hep yabancıyızdır bu nedenle. İsimlerimiz , örneğin, çeşit çeşittir, benzemezler birbirlerine. Aynı ülkenin vatandaşlarının isimleri gibi değil de, bin yıl sonrasını anlatan bir bilim kurgu romanı için uydurulmuş isimler gibidir isimlerimiz. 

İlkokul yıllarımda en yakın arkadaşlarımın isimleri Benjamin Avayu, Davut Kohen ve İrvin Schick idi. Ortaokula geçtiğimde arkadaşlarım da değişti ve Maryo Paşarel, David Delareyna, Haluk Telimen öncekilerin yerine geçtiler. Telimen’in saçkıran olup çırılçıplak kalan Boğaç adlı kanaryası gün gibi aklımda.” (“İstanbul’un Yerlileri”)

Hikâyesinde bu kadar güzel anlatmasına şaştım, tam da benim İstanbul’la ve özellikle Roni ile bağdaştırdığım bir İstanbulluluk fikri bu. Roni ya da, kendi ifadesiyle, okulda Marjölye bazen de Magirüs diye sarakaya alınan soyadıyla Roni Margulies, hep sokaklarda karşılaştığım İstanbullulardan biriydi, çünkü İstanbulluluk böyle karşılaşmalarla ilerler. Eskiden, analog çağlarda, Roni ile paylaştığımız geçmişte, karşılaşma mekânları ve imkânları esas olarak sokaklar ve sokaklarda durulduğunda girilen yerlerdi. Kültür merkezleri, meyhaneler, sinemalar, kitapçılar, sahaflar.  En eski İstanbul arkadaşlarım Ahmet Soysal’la, Nilgün Marmara’yla, Orhan Çörek’le hep böyle tanıştım.

Roni’yle de oturup konuştuğumuz olurdu tabii. Onun ne yapıp ettiğini bilirdim, bazen oturup Robert Lowell’in sonelerinden, Osmanlı’da pornografi vs. gibi ‘niş’ konulardan bahsetsek bile Roni genellikle yürürken karşılaştığım bir İstanbulluydu. Hep öyle aklımda, yürürken, karşıdan gelirken. Roni; çenesini ileri doğru vermiş yüzüyle, Rus romanlarındaki kahramanları andıran çakmak çakmak gözleriyle, r’leri söyleyemeyişinin cazibesiyle, selamlaşıldığında –güya– Cadde-i Kebir’de karşılaşılmış bir Halit Ziya karakteri profili çizişiyle benim için İstanbulluluğun en cisimleşmiş figürlerinden biriydi.

Böyle dostların ne yaptığını çok uzun uzadıya bilmezsiniz, nasılsa bir gün konuşulacaktır, sözü edilecektir. Ama Roni’nin öldüğünü duyunca içimin cız etmesi bundan ötürü duyduğum bir pişmanlıkla ilgili değil. O sevdiğim yüzlerden birinin gitmesiyle ilgili daha çok. Cenazesine gittim, onun için yapılan toplantıya gittim, meğer hiç tanımadığım ne çok yönü varmış, önemli bir politik bir kimlik sahibiymiş.

Anma töreninde bütün şiirlerinin bir araya getirildiği kitabı edinmek istedim. O yoktu, onun yerine Ya Seyahat!  adlı başka bir kitabını buldum. Bir sohbet erbabı olarak nüktedan kitap isimlerine, dokundurmalara, cinaslara, göndermelere merakının kuvvetli olduğunu bildiğimden pek garipsemedim. Ama çarşıdan aldım bir tane eve geldim bir tane hesabı, eve gelince baktım ki içindeki hikâyeler, –Roni’nin tek hikâye kitabı–  sokakta karşılaşmaktan lezzet aldığım Roni’nin ta kendisi. Tanıdığım Roni’nin; gerçekten de ‘hafızada kalan şey değişmez zamanla’, değişmiyor ve bir insanla ilginizde asıl olan da ilk izleniminiz; doğru olan ve dönüp dönüp geldiğiniz.

İstanbul’un Yerlileri hikâyesi, Roni’nin tanıdığı, türlü isimler taşıyan –“bin yıl sonrasının bir bilimkurgu romanı için uydurulmuş gibi”– ve kaderler yaşayan, tanıdığı bir sürü istanbulluyu sayıp dökerek Clifford Ellis’e (‘Eli Baba’) varıyor, İstanbul’da uzun yıllar yaşadıktan sonra ‘Norfolk’un küçük bir köyüne çekilen’ ‘fizik hocamız’.

“Biliyorum dinlenmek için çekilmiş ama mutsuz olmuştur o dar, dingin, külrengi köyde. Her İstanbullunun olacağı gibi. (…) Sorun yabancı olmak değil, yerliler arasında yabancı olmak . Anavatanım İstanbul’da hepimiz yabancıydık. Yabancılar arasında yaşamayı seviyorum ben, vatandaşlar arasında değil.”

Son üç cümle şu bayat ‘kravatsız, şapkasız çıkılmayan Beyoğlu’ nostaljisinin, iyi niyetlerle örülmüş oysa kazalar ve kesintilerle malul ‘çok kültürlülük’ fikrinin o kadar daha gerçek bir tarifi ki, o kadar da Roni’ye özgü ki, insan şaşırıyor. Vatandaşlar arasında değil ama yerliler arasında yabancı olarak yaşama fikri, İstanbulluğunu olduğu kadar sanıyorum ki Roni’nin politikliğini de açıklıyor.

Roni’nin bu hikâyelerdeki belli başlı konularından biri arkadaşlık; arkadaşlığın tuhaflığı ve benzersizliği… “Dört kişi olmayı tercih ediyorduk hep; ne yalnızlık, ne kalabalık.” Ya Seyahat! hikâyesinin ‘Roni ironisi’ne en uygun cümlelerinden biri bu, macera ve çocuksu bir kafadarlık hissiyle dolu hikâyenin arkadaşlık duygusu da aslında ikircikli: “Vartan birkaç ay önce evlenmişti, uzun sürmedi elbet evliliği; ama o aralar çok âşıktı”, “iki, üç ay sonra hepimizin bir başka yana savrulacağını tahmin ediyor olmanın verdiği ağırlık vardı üzerimizde”, “Ertesi gün Kadri uykusunda öldü. Doktorlar öleceğini biliyorlarmış ama ona söylememişler. Birkaç gün sonra cenaze merasiminden çıkıp Yeni Güneş’te toplandık yine.” 

Bir yandan da bu arkadaşlık hissiyatı vatandaşlar arasında değil, yerli-yabancılar arasında yaşamanın ruhuna çok uygun: “Lokomotif devrilmişti: Biz dört arkadaş çantalarımızı alıp çıktık; birazdan geleceğini tahmin ettiğimiz polislerle uğraşmak, sorguya çekilmek, tanıklık etmek istemedik. Ağlaşan bağırışan bir kalabalığın arasından sıyrılıp rampayı tırmandık, yola çıktık. Yıldızlarla ayın ışığından mahrum, kara bulutlu, zifiri karanlık bir geceydi.” Birbirine mecburiyet ama öyle olması seçildiği, istendiği için.

Çocuksu maceracılığın altında yatan koyu bir romantizm de var ve bu romantizm Roni’nin hikâyelerinde özellikle geç bir zamanda anlayıp sevilebilmiş baba temasında kendisini gösteriyor. Babam Amerika’da hikâyesinde doğrudan konu edilse de, aslında bu duygu en güzel tarifini Şair-i Azam’ın Dairesi adlı hınzır hikâyedeki mahut İstanbul’la ilişki meselesinde buluyor: “Bir akrabalık vardı gerçi aralarında ama, giderek araları açılan bir baba ile oğul gibiydi ilişkileri.” Yazarın babayla olan ilişkisi de, onu geç yaşta yeniden keşfetmeye ve bir biçimde sevmeye-anlamaya karşın "giderek kapanmış" mıdır, bilinmez.

Ama baba’nın çok yoğun ve içten hissedilen bir şey olduğu gerçek. Gecenin sessizliği diye bir şey olmadığını, çevredeki sesler kesilse bile –ki kesilmiyor– düşüncelerin sesinin insana şöyle rahat bir kitap okuma fırsatı vermeyeceğini öne süren Koltuk hikâyesindeki koltuk da çocukluktan beri kitap okumakla bağdaştırılan ve çok özenilen ‘babanın koltuğu’dur ve bu hikâyede buruşturulmuş bir sigara paketinin buruşmaya direnirken çıkardığı belli belirsiz çıtırtı artık varolmayan ama zihinde dönüp duran baba fikrine tuhaf ve güzel bir hayalet hikâyesi tadı katar: “Önce çok hafif, çok derinden bir çıtırtı duydum. Kafamı kitaptan kaldırdım. Gecenin sessizliği. Raflar. Çıt yok. Tam yine dalarken kitaba, aynı çıtırtıyı duydum yine. Hemen yanıbaşımda. Buruşturup bıraktığım sigara paketi! Gerinmek, yeniden genişlemek istermiş gibi bir ses geliyor kucağıma. Kaldırıp koridorun karanlığına salladım.”

Aslında baba, koltuk ve kitap üçlüsü önemli. Ve Roni’nin hikâyeleri arasında kitaplarla olan ilişkiye dair fantastik hikâyeler de var ve bunlar okumanın kutsallığı ve tehlikeleri üzerine; Şato mesela, Karlov köprüsünün hemen yanında verilen bir konser sırasında konser boyunca çevredekilerin hoşnutsuzluğuna aldırmadan kitabını okuyan ve “konser biter bitmez de öykülerini okuduğu yazarın doğduğu müze haline getirilmiş eve gidecek olan” bir edebiyat tiryakisinin hikâyesi: “sonra da Şato’ya gidecekti.” Yürürken Kitap Okuyan Adam ile Kitap Okurken Yanan Adam ise okuma zevkinin görünür görünmez tehlikeleri üzerine bibliyofil bir yazardan birer kara mizah denemesi.

Roni için ölümünün ardından düzenlenen toplantıdaki dostlarından biri, onun son zamanlarda dedektif hikâyeleri yazdığını, vakanın dedektifçe değil de ‘biraz tesadüfen’ çözüldüğünü söyledi. Merak ediyor insan bu hikâyeleri, çünkü Roni Margulies’in olay örgüsü ve çözgüsünden çok, durup düşünen ve insanı kendi içine bakmaya davet eden hikâye anlayışına uygun olmalılar. Paralellikler adlı hikâye hayattaki garip paralelliklerden bahsederken diyor ki: “Bu garip paralellik bir romanda, bir şiirde çıksa karşıma muhakkak bir anlamı olurdu: Köyün adıyla doktorun adı niye aynı diye durur düşünürdüm. (…) Bir şiirde, bir romanda olsa bu rastlantı, bir işe yarardı. Bir şeylere belki zayıf bir ışık tutar, bir şeyi belki kısa bir an için de olsa yeni ya da değişik bir şekilde görmemi sağlardı.”

Oysa Roni Margulies’in, “düzyazı değil, vezinsiz kafiyesiz şiir olarak yazdığını”  düşünerek, “dizelere bölünmemiş şiir yazdığı” hissiyle yazdığı hikâyelerde, tesadüf varsa, olsa olsa ‘biraz’ vardır. Hayatı boyunca tanıdığım ama hikâyeciliğini ironik bir biçimde ölümü sayesinde öğrendiğim bu yazar, ‘hayattaki’nden farklı, hikâyenin örülüp çözüldüğü değil, hikâye anlarının durup uzun uzun düşündüğü bir hikâye anlayışının yazarı.

Aynı zamanda sakarlığın, bir şeyleri kazayla kırıp dökmenin yazarı da Roni. Onun bazı hikâyelerine karanlık bir sessiz komedi filmi tadı veren de bu. Kendi ifadesiyle Philip Larkin’in bir dizesi ‘Hayat önce sıkıntıdır, sonra korku’ dermiş. Roni’nin bir traşa hazırlanma anından türlü banyo kazalarına varan hikâyesi Doğumgünü tam da öyle:

“Gibbs Hassas Ciltler İçin Traş Kremi tüpünün dibini sıkarak fırçanın üstüne ince bir tırtıl boyunda bir parça traş kremi oturttu. Kafasını kaldırdı, aynada yüzüne baktı, sağ elindeki fırça yanağına doğru gelirken donup kaldı. Alnında bir şey yazıyordu!

Yüzünü aynaya iyice yaklaştırıp dikkatle okudu: Ömrün sandığın kadar uzun olmayacak.”

Yazının kehanet gücü. Hayatın Larkin’ce ikinci safhası. Banyo aynalarının azizliği.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • roni margulies
  • ya seyahat!

Önceki Yazı

HER ŞEY

Roni

“Hep komşuluk yapacak, hep gezecek, hemen her konuda hep kavga edecektik, bu konuda anlaşmış gibiydik.  Böyle biteceğini hiç hesaba katmamıştık. Onu şimdiden çok özledim.”

NURAY MERT

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın kitapları – 30

K24'te Temmuz ayının son vitrini: Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazı yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar...

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist