• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Beyaz Kale ve Taras Bulba’da alternatif tarih yazımı

“Gogol de Pamuk gibi tarihten, ele almak istediği bir mesele için arka plan olarak yararlanır. Yüzeyde Kazak ulusunun milli kimlik kazanma serüvenini anlatır ama çok fazla tarihsel bilgilerin yer almıyor oluşu Beyaz Kale gibi Taras Bulba’yı da klasik tarihsel roman çizgisinden ayrıştırır.”

Taras Bulba, Alexander Bubnov

YAHYA DOĞAN

@e-posta

ELEŞTİRİ

28 Eylül 2023

PAYLAŞ

“Tarihimizde bizi şaşırtacak şeyler aramıyorum. Sizi şaşırtacak olan benim romanlarımdır, tarihimiz değil.”

–Orhan Pamuk

İkinci Yeni şiir akımının “Dize işlevini yitirdi” manifestosunu tarihsel romana uyarlarsak ortaya “Tarihsel gerçeklik işlevini yitirdi” gibi bir manifesto çıkabilir. Hakikat sonrası kuramlara bakıldığında tıpkı Beyaz Kale romanının girişinde olduğu gibi tarihsel gerçeklere kuşkuyla yaklaşıldığı dikkat çeker. Hakikat-sonrası kuramın postmodernizm doğrultusunda göreceliliği öne çıkarması ve başka bir gerçekliğin de mümkün olduğu savını göz önünde bulundurmasının akisleri iki eserde de görülebilir. Alternatif tarih yazımının alternatif kimlikler oluşturmayı zorunlu bir ilişki haline getirdiği iki eser üzerinde incelenecektir.

Beyaz Kale’nin girişine bakıldığında romanın aslında 1982 yılında Gebze Kaymakamlık arşivinde bulunan bir elyazmasına dayandığı görülür. Bu giriş roman özelinde hakikat-sonrası dünyanın manifestosu olarak okunabilir. Postmodernist özelliklere sahip bu kuramda doğruluk kavramının kendisine şüpheyle yaklaşılır. Dünyanın ne olduğuna dair objektif bir yaklaşım yoktur. Dünyanın nasıl olduğuna dair bakış açıları vardır.[1] Girişteki yazıda, romanın aslında 1982 yılında Gebze’de arşivde çıkan bir elyazmasına dayandığı sezdirilir başta. Ancak daha sonra notta ansiklopedi yazarı olduğu söylenen ve romanı meydana getiren elyazmasını keşfeden isim Faruk Darvınoğlu tarihe kuşkuyla yaklaştığını söylüyor. Bundan dolayı esasında ansiklopediye ekleyeceği madde olan okuduğumuz metnin tarihsel değeri için değil, meydana getirdiği hikâyenin kendisi için değerli olduğunu söylerken, zaten romandaki tarihî şahsiyetlerin isimlerinin kaynaklarda geçmediği ya da değiştirildiği tespit edildiğinden elyazmasının bilimsel değeri kalmadığını da sezdiriyor. “İz sürmeyi bıraktım, ansiklopedi maddesini hikâyenin kendisine dayanarak yazdım.” (Pamuk, Beyaz Kale, s.3) Her ne kadar Darvınoğlu belge niteliğindeki bulguya denk gelmiş olsa da elyazmasının gerçekliğinden şüphe edip hikâyenin kendisine önem vermesi onun tarihselcilik anlayışında kişisel kanının değerini artırır. Bu anlamda giriş yazısı, okura romanın bütününe dair bir özelliğinden bahsetmiş olur.

Orhan Pamuk
Beyaz Kale
YKY
Mart 2023, 20. baskı
156 s.

Romanın birinci kısmının ilk cümlesine, “Venedik’ten Napoli’ye gidiyorduk, Türk gemileri yolumuzu kesti.” (s.6) ve devamındaki paragrafa bakıldığında belirsiz bir zaman ve ispatlanmaya ihtiyaç duyulmayan bir anlatım tarzı dikkat çeker. Herhangi bir tarihi işaret etmez. Tarihte herhangi bir zaman diliminde, bir taraf başka bir tarafa savaş açabilir, gemisini ele geçirebilir düşüncesiyle böyle bir olayın da olabileceğine dair ön kabul sunuluyor. Bundan dolayı doğru ya da yanlış ispatlanabilir olmaktan uzak. Bir serüvenin başlangıcı olduğu kuvvetle anlaşılıyor: Venedikli ile hoca, Doğu ile Batı ya da ben ile öteki arasında geçen olayların tarihsel arka plana oturtularak her şeyin rastlantısal bir şekilde geliştiği anlatının başlangıcı. Beyaz Kale klasik tarihsel roman çizgisinden ayrışır. Büyük büyük şahsiyetler ve olaylar görülmez. Orhan Pamuk, Öteki Renkler’de nesnel, klasik tarih anlayışından farklı olarak kendi eğilimini “Benim için tarih, günümüz gibi anlamlandırılması gereken bir dünya değildir; yalnızca bir imge deposudur” (s. 114) şeklinde ifade eder ve öznelliğin altını çizer. Keşfedilmeyi bekleyen büyük bir hakikat yerine, yazarın kendi hayal dünyasında tasarladığı meseleler vardır artık. Tarihin imkânlarına başvurarak küçük hakikatleri keşfetmek daha önemlidir.

“Soluk renkleri, sonraları yıllarca uydurduğumuz o olmayan ülkelerin, hiç yaşamamış hayvanların, inanılmaz silâhların düşsel renklerini hatırlatan bu insan yirmi üç yaşındaydı, Floransa’da, Venedik’te ‘bilim ve sanat’ okumuştu, astronomiden, matematikten, fizikten ve resimden anladığına inanıyordu; tabiî kendini beğenmişin tekiydi, kendinden önce yapılan şeylerin çoğunu yutmuştu, hepsine de dudak büküyordu; daha iyilerini yapacağından kuşkusu yoktu; benzersizdi; herkesten akıllı ve yaratıcı olduğunu biliyordu: Kısaca, sıradan bir gençti.” (Pamuk, Beyaz Kale, s.7)

Venedikli tasvirine bakıldığında imgesel tasarı ve bir o kadar da sıradan, her yerde rastlanabilecek cinsten özellikte olması dikkat çekici. Zaten ülkesiyle anılmasının dışında belli bir adı yok. Tarihte gerçekten böyle bir şahsiyet olma ihtimali var ama bunun ötesinde hakikatini ispatlama çabası yok. Zaten geçmişe bakıldığında örnekleri gösterilebilir. Aynı doğrultuda Hoca karakterine bakıldığında, Osmanlı zamanında yaşamış bilimsel gelişmelerle uğraşan birisinin özellikleri görülebilir. Bu paragrafta da görüldüğü gibi, şahsiyetinin büyüklüğü ya da yer aldığı olayların ihtişamı değil, herkesten farklı oluşu, kendini beğenmişliği, yaratıcılığı gibi ama aynı zamanda başka kimselerde de görülebilecek bireysel özellikleriyle tarihte bir şahsiyeti işlemek mesele edinilmiş.

Romanın merkezindeki karakterler tarihin ihtişamını değil de gölgede kalmış detayları anlatmak üzere seçilmiş. Benzer doğrultuda, orta yaşta kuvvetli bir padişah yerine çok erken yaşta tahta geçmiş bir padişahın romana dahil edilmesi büyük şahsiyetlere yer verilmeyen bir tarih anlayışının ürünüdür. Yetişkin, güçlü ve gösterişli bir tarihî şahsiyet değil de zayıf ve çocuk denebilecek bir şahsiyet seçilmesinin romanın kendi çizgisinde işlevsel olduğu söylenebilir. Post-modernizm ve hakikat-sonrası kuramların bir özelliği olarak, mutlak salt bir gerçekliğin artık başı çekmediği, başka gerçeklerin de mümkün olduğu, dolayısıyla varolana şüpheyle yaklaşıldığı bir tarih anlayışı ortaya çıkmıştır. Bu şüpheci yaklaşımla birlikte tarihin bir yorum, bir anlatı olduğu kanısı güç kazanır. Tıpkı Namık Kemal’in tarihî roman anlayışında olduğu gibi: “Güzerân etmemişse bile güzerânı imkân dahilinde olanın…” anlatılmak üzere seçilmesi gerçeklik ihtiyacıyla ilgili olduğu gibi tarihin yorumlanmasıyla da ilgilidir. Bu şekilde Beyaz Kale romanı da alternatif hakikat olarak imkân dahilinde olan gerçeklerin sorgulamasıdır. Çocuk padişahın bilimsel çalışmalara, çevresine hep merak ve sorguyla yaklaşması, gerçek olarak kabul edilen olgulara duyulan şüpheyi gösterir. Bilimsel ilerleme için gerekli adım olan şüphe, burada diğer alternatiflerin de olduğunu düşündürmeye yarıyor. “Hoca artık ‘öğretmek’ kelimesini kullanmıyordu: Birlikte araştıracaktık, birlikte bulacaktık, birlikte yürüyecektik.” (s.21) çünkü alternatiflerin çoğaldığı bir ortamda öğretmek değil, keşfetmek önem kazanıyor. Yine bu doğrultuda, ortaya yorumların geçerlilik kazandığı ve nedensellik zincirinin kırılıp rastlantısallığın hâkim kılındığı söylenebilir. Zaten romanın temel meselelerinden biri olan “Ben neden benim?” sorusu ya da ben-öteki, Doğulu-Batılı ayrımlarının irdelenmesi ve değişkenliğinin sergilenmesi, alternatif hakikatler ileri sürmenin yanında nedensellikle açıklanamayacağı için önemlidir.

Romanda Hoca ile Venedikli’nin yer değiştirmesi ve ben-öteki ayrımının geçirgenliğinin altının çizilmesi, söz konusu rastlantısal oluşun en büyük temsilidir.

“Paşa’nın yapılmasını istediği silâh nasıl bir şey olabilirdi? Benim söyleyecek pek bir şeyim kalmamıştı, kendi kendine çalışıyordu. Hoca gece yarılarına kadar odasına kapanırken, ben artık ülkeme ne zaman döneceğimi bile düşünmeden, aptal bir çocuk gibi, penceremin önünde boş boş oturur hayâl kurardım: Masanın başında çalışan Hoca değil benmişim, istediğim zaman istediğim yere gidebilirmişim!” (s.26)

Orhan
Pamuk

Burada da hayal kurmayla başlayan kimlik değişimi, roman ilerledikçe ve sona doğru iyice birbirlerinin yerine geçtikçe daha da belirginleşir.. Daha doğrusu kimin Venedikli kimin Hoca olduğu askıda kalır. Başta verilen Darvınoğlu notuna ise bir daha hiç dönülmez ve yanılsama olarak kalır. Anlatıcının Venedikli mi, Hoca mı, yoksa Darvınoğlu mu olduğunun sınırları netleşmiş değildir. Gitgide düş görmenin ve kendine bir geçmiş tahayyül etmenin altı çizilir. Böylece tarih anlayışı hayal edilmiş bir geçmişe, dolayısıyla kişisel imgeleme dayandırılır. Post-modernistlerin tarihi bir yorum ve anlatı olarak görmelerine örnek verilebilir. Tek, mutlak bir söylem asla yoktur. Orhan Pamuk’un tarihi bir imge deposu olarak görmesine uygun bir biçimde, işlenen tema da birebir meydana gelmiş tarihsel olaylardan değil, yazarın bireysel hayal gücünden kaynaklanıyor. “Evet, bu kitap tarihten söz ediyor. Ama bir tarihsel dönemi anlatmak için değil, bir hikâyeyi anlatmak için. Aklımda var olan bir hikâyeyi tarihsel zamana oturttum. Bu romanda anlattıklarım, bir tarihsel dönemin sorunlarını dile getirmek için değil, bir hikâyeyi daha canlı kılmak için tarihe oturtulmuş vaziyette” (s.132-33) ifadesinde olduğu gibi tarih bir nevi fon olarak kullanılmış. Yazarı kurcalayan asıl mesele bir başkasının yerine geçmek, kimlik krizi, yaşanan dışında hayal edilen bir başka hayatın da mümkün olduğu gibi sorunlar tarihte, Venedikli ile Hoca karşılaşması, Osmanlı zamanında yürütülen bilimsel çalışmalar gibi motifler aracılığıyla irdelenmiş. Burada Umberto Eco’dan bir alıntı ile roman ve tarih arasındaki farkı açıklamak gereklidir: “Roman, köklerini tarihsel belgelerden almıştır ve tarihle her zaman çok yakın bir ilişkisi olmuştur. Ancak romanın görevi, tarihin görevinin aksine, entelektüel, ruhsal ve imgelemsel ufuklarımızı en uç noktasına dek genişletmektir.” (Eco s. 142-143) Orhan Pamuk da benzer şekilde hikâyenin kendisini canlı kılmak gayretiyle okurun ufkunu genişletme kaygısı gütmüş denebilir. Son derece güncel bir mesele olan kendi kimliğini taşımanın sıkıntısı, tarihsel imgeler aracılığıyla zenginleşmiştir. Tam olarak hakikat-sonrası kuramla geçmişin hakiki oluşu tartışmaya açılarak, romanda tarihin başka olaylarının da yaşanmasını mümkün gören bir geçmiş inşa edilmiştir. Geçmiş artık nesnel, tarihsel hakikat olmaktan uzak ve uydurulan bir şey olmuştur. Tarihin kurgusallığı roman boyunca gezdirilen bir ayna gibidir metinde.. Olup biten şeyler mi anlatılıyor yoksa düşlenen şeyler mi, belirsiz. Böylelikle tarihsel gerçek sayılanlar bakış açısına, bireysel hayal gücüne göre farklılık göstereceğinden çoğulculuk yaklaşımı esastır.

Beyaz Kale’de başka unsurlar da çoğulcu bakış açıcı doğrultusunda çarpıtılmıştır. Örneğin, çocuk padişahtan hareketle romanın Avcı Mehmet zamanında geçtiği çıkarılabilir. Bu dönemde romanda bahsedildiği üzere bir veba salgınının gerçekleştiğine dair tarihî kaynak yok. Diğer taraftan, Darvınoğlu’nun giriş yazısında bahsettiği gibi:

“Dönemin temel kaynaklarına başvurunca hikâyede anlatılan kimi olayların pek de gerçeği yansıtmadığını hemen gördüm. (…) Dönemin bazı vezirlerinin adı yanlış yazılmıştı, bazıları birbiriyle karıştırılmış, bazıları da değiştirilmişti! Müneccimbaşıların adları ise saray kayıtlarında gösterilenleri tutmuyordu, ama bu noktanın kitapta özel bir yeri olduğunu düşündüğüm için üzerinde durmadım. Öte yandan kitaptaki olayları tarihsel “bilgilerimiz” genellikle doğruluyordu.” (s.3)

Bu alıntıdan hareketle, Pamuk’un geçmişte yaşamış şahsiyetlerin isimlerini değiştirerek kullanması tarihî bilgilere sadık kalmadığına yerinde bir örnek olur. Tarihselliği birebir korumak yerine benzer tarihî atmosfer meydana getirilmiş denebilir. Bu da ele alınmak istenen asıl meseleye dekor oluşturur. Hoca ile Venedikli’nin kâğıda “Ben niye benim?” sorusunun cevabını yazarak bulmaya çalışmalarının, beraber aynaya bakarak yer değiştirmelerinin de çoğulcu bakış açısı ve tarih anlayışı bakımından üzerinde durulmalı. Avcı Mehmet zamanında gerçekleşmiş, tarihsel açıdan önem arz eden olayların romanda yer almadığı dikkat çeker. Büyük tarihî olaylar yoktur. Büyük gelişmelerin yaşandığı bir padişah devrinin başka bir boyutu ele alınmış. Daha ziyade çok küçük yaşta tahta geçmesi, her şeye kuşkuyla yaklaşması ve büyüklük takıntısını zedelemesi noktaları üzerinde duruluyor. Benzer şekilde, Hoca ile Venedikli karşılıklı tanıma çabasında, daha doğrusu kendilerine iç bakış yönelttiklerinde de birbirlerinin ihtişamlı, parlak özellikleri değil kötü, olumsuz özellikleri, suçları üzerinde duruyorlar. Hıristiyanlıktaki günah çıkarma ayinini andırır şekilde kendi kötülüklerini yazıyorlar. Kendi kötülüklerinin üzerine gitmeleri de başlı başına romantik tarih anlayışındaki gibi örnek alınacak davranışları işleme ya da geçmişe nostaljik bakma gibi bir yaklaşımın altını oyuyor. “Hoca da kendi kötülüklerini yazmalıydı. O sırada, benim yazdıklarımı okuduğu için, bana korkak olmadığını söyledi. Karşı koydum; evet, korkak değildi, ama her insan gibi elbette onda da olumsuz bir şeyler vardı, onların üzerine giderse asıl kendini bulacaktı” (s.46) şeklinde olumsuz şeyleri yazmanın bir taraftan evrenselliği ve ortak paydayı yakaladığını ifade ederken bir taraftan da asıl bu şekilde kendini bulmanın gerçekleşeceğinden bahsediyor. Yani romanın asıl meselesi olan kendilik algısı oluşturmanın sıkıntılarına, tarihî bağlamda bir motifle yaklaşılmıştır. Güncelliği olan bir mesele daha geniş bir açıdan işlenmektedir. Bir başka açıdan tarih için bugünden kopuk denebilir. “Her şeyi birbiriyle ilgili görmek sanırım günümüzün hastalığıdır. Bu hastalığa ben de kapıldığım için bu hikâyeyi yayımlıyorum.” (s.5) Darvınoğlu’nun notunda olduğu gibi, güncel meseleleri tarih içinde bir yere oturtmak klasik tarihçi anlayıştan farklı. Zaten Avcı Mehmet’in öne çıkan savaşlar, kuşatmalar, gelişmeler yerine çocuk yaşta tahta geçmesi üzerinden işlenmesi tarihsel hakikatlerin çok fazla üzerinde durulmayan kısımlarına dikkat çekilmesini sağladığı gibi, güncel mesele olan “ben olma kaygısı”yla ilişki kurulmasına yarar.

Nikolay Gogol
Taras Bulba
çev. Belkıs Korkmaz
Can Yayınları
2007-2022
7. baskı
168 s.

Taras Bulba’ya baktığımızda benzeşen ve ayrışan yönler bulunabilir. Gogol de Pamuk gibi tarihten, ele almak istediği bir mesele için arka plan olarak yararlanır. Yüzeyde Kazak ulusunun milli kimlik kazanma serüvenini anlatır ama çok fazla tarihsel bilgilerin yer almıyor oluşu Beyaz Kale gibi Taras Bulba’yı da klasik tarihsel roman çizgisinden ayrıştırır. Burada tarihsel roman ve romans ayrımı önemli. Tarihsel romanslar kahramanların fantastik başarılar gösterdiği, inanılmaz maceralara atıldığı illüzyon ortamı sunarlar. Aslında tarihsel romans kendi içinde çelişiktir, çünkü tarihsel demek olgulara ve gerçek olayların varlığına bağlı kalarak tarihin ciddi bir şekilde yorumlanmasını ima ediyor. Oysa romans idealleştirilmiş gerçeklerin fantezileridir. Roman ise idealize etmeksizin tarihten yararlanır. Gogol’ün eserini bu anlamda romansa yaklaştırmak ve Pamuk’un romanından ayırmak daha doğru.

Taras Bulba’da geçmişe nostaljik bakış çok belirgin ve Kazaklar kendi kimliklerini oluştururken geçmişin nostaljisine, ihtişamına başvuruyorlar. Taras Bulba büyük bir şahsiyet olarak metnin merkezinde. Tam olarak hangi zamanda geçtiği belli değil. Zaten net bir tarihsel olay da yok. Görünürde Kazaklarla Polonyalılar arasında din savaşları. Tarihsel bilgilerin eksik olması Kazak ulusunun savaşarak kendi kimliklerindeki dönüşümü sağlaması noktasında işlevsel hale geliyor. Savaş, Kazakların kendi gücünü ve kimliğini kaybetmemesi için bir gereklilik ve aynı zamanda yazarın kimlik meselesini işlemesi için tarihten dekor olarak yararlanmasını zorunlu kılıyor. Gogol de Pamuk gibi güncelliği olan kimlik meselesini ele alıyor esasında.

Taras Bulba’nın oğulları Andri ve Ostap karakterleri bu mesele için iyi birer örnek olabilir.. İkisi de dönüşüm geçiren karakterler. Başta kadınsı özelliklerle tasvir edilirken, daha sonra savaşarak Kazak ulusunun kendini tanımladığı gibi daha maskülen görünüp savaşçı özellik kazanıyorlar. Ostap ile Andri ayrışıyorlar. Ostap savaşmanın kendisi için, savaşma eylemiyle baştan çıkarken, Andri düşman komutanının kızına âşık olup sevdiği kadını düşleyerek savaşıyor. Onun büyülenme nedeni savaşın kendisi değil, sevdiği kadını hayal etmesi.

“Babamdan, arkadaşlarımdan, anayurdumdan bana ne! dedi. (…) Senden başka hiç kimsem, hiç kimsem yok benim artık! Anayurdumun Ukrayna olduğunu söyleyen kim? Oranın anayurdum olduğuna kim karar vermiş? (…) Benim anayurdum sensin! Evet, sensin! Yaşadığım sürece yüreğimde taşıyacağım bu yurdu, sıkıysa bir Kazak oradan koparıp almaya kalkışsın bakalım! Böyle bir anayurt uğruna neyim var neyim yok satıp savarım, her şeyimi, canımı bile veririm!” (Gogol, Taras Bulba, s. 102)

Nikolay
Gogol

Bu kısım alternatif tarih yazımına isabetli bir örnek olarak verilebilir. Bir ulusun kendi kimliğini oluşturma serüvenini konu edinen eserlerde bireysel tercihlerin öne çıktığı görülmez, kişisel özelliklerin ulusal özelliklerde eritilmesi beklenirken burada bireysel özelliklerini kendi ulusunun özeliklerinden üstün tutan bir karakter var. Karşı tarafa geçip Kazaklara karşı savaşması bu durumu gösterir. Bir taraftan Gogol’ün tarih anlayışında büyük şahsiyetlerin olması ve bunların adının büyük olaylarla anılması, ihtişam ve büyüklük takıntısı Pamuk’un anlayışında yok. Diğer taraftan Pamuk’un kendi olabilmek meselesinde, kimlikleri oldukça geçirgen ve dönüşlü olarak ele alması, beni oluşturan şeyin rastlantısal oluşu bu belirlenmişliğin altını oymak içindir. Andri karakteri de milli kimliğin rastlantısal oluşuna vurgu yaparak Ukrayna’nın neden kendi anayurdu olması gerektiğini sorgular. Beyaz Kale’de kendi olmanın sıkıntısına dayanamayıp başkasının yerine geçmeyi arzulayan karakterler varken, Taras Bulba’da başkası olmak bir tehdit, kutsal değerlere karşı saygısızlık olarak görülür. Buna ilave olarak, Taras Bulba’da Ukraynalılar için Ruslaştırma politikası dikkat çekiyor. Nasıl Andri kendi kültüründen utanıp, aşağı görüp düşman tarafının kültüründe kendini erittiyse, Ukrayna milleti özelinde de onun kendi kimliğini Rus kimliğinde erittiği, Rus kültürünün daha üstün tutulduğu söylenebilir. Bu açıdan Beyaz Kale’deki kimliklerin yer değiştirmesine benzer. Yine daha genel bir çerçeveden ifade etmek gerekirse, tarih anlayışlarındaki birtakım farklılıklara rağmen iki yazarın da benzer açıdan değerlendirilmeye müsait bir tema etrafında yazdığı söylenebilir. Fakat yazarken tarihî bilgilerden doğruca yararlanmamış, kendi hayal dünyalarında yer etmiş bir meseleyi ele almak için dekor oluşturmuşlar ve tematiğin imkânlarından yararlanmışlardır. Bunun dışında, “Her bir insan, ırk ve millet sadece kendi kendisini tecrübe edebilir. Tarih ancak bu benin ayna görüntüsü olarak, sadece bunun temeli ihtiyaçlarına uygun olduğu kadarıyla var olur. Tarih, haddizatında kendisiyle hiçbir bağımız olmayan ve herkesin içerisine kendi ihtiyaçlarına göre kendi hoşuna giden bir ‘anlam’ taşıdığı bir kaostur.” (Lukacs, s. 266) G. Lukacs’ın ifadesiyle ve tıpkı Beyaz Kale’de karakterlerin kendini aynada seyrettiği sahnede olduğu gibi, kimliklerin geçişken olması geçmişle bağın kopuk olduğu kaos ortamının kendisine işaret eder. İki eser için de denebilir ki; tarihin alternatif yönlerine değinmeleri, tarihsel hakikatlere olduğu gibi bağlı kalma kaygısından uzak kalarak, işlemek istedikleri temayı tarihsel malzemeyle renklendirmeleri, tarihin bir kurgu ya da yorum olduğu fikrini bir kez daha güçlendirir. Her bir alternatif hakikat, başka bir anlama ve hakikatin kendisini tecrübe etmeğe bağlıdır. Sonuç olarak mutlak bir doğrunun olmadığı, her doğrunun kendi içinde mümkün olduğu çoğulcu hakikat-sonrası ortam kaçınılmazdır. Kimlik sadece bir alternatif meselesidir.

Özetle, iki yazarın da var olan yazılı tarihin dışında kalmayı tercih ettiği görülür. Daha çok tarihin kendilerine ilgi çekici gelen yanları üzerinde dururlar. Böylece tarihe biçimler repertuarı olarak bakan yeni tarihselci roman anlayışında, kendi motiflerini içeren eserlerle yer alırlar. Gogol klasik bir yazar olmasından dolayı ilk başta onu Orhan Pamuk’la birlikte hakikat-sonrası açıdan ele almak anakronik görünebilir ama zaten Taras Bulba doğrudan bireysel benlik olarak değil, ulusal kimlik olarak üretildiği çağın çizgisinde kalıyor. Fakat Orhan Pamuk’un daha uzak bir geçmişi, daha bireysel bir mesele ile işlemesi, onu postmodernist bir çizgiden hakikat-sonrası kurama da yakın bir şekilde okumaya imkân verir. Tek bir tarihsel hakikatin, mutlak geçmişin, bilginin geçerliliği sarsılır ve çoklu bakış açıları aynı anda tek metinde toplanır. Bunun sonucunda tarihsel anlatı yorum haline geldiği gibi, başka bir yaklaşımın imkânlarında kendini anlamanın aracına dönüşür.

 

KAYNAKLAR:

  • Argunşah, Hülya, Tarih ve Roman, İstanbul: Kesit Yayınları, 2016.
  • Eco, Umberto, Yorum ve Aşırı Yorum, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2019.
  • Gogol, Nikolay, Taras Bulba ve Mirgorod Öyküleri, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2023.
  • Grimstad, Knut Andreas, “‘No Sissy Stuff!: The En-gendering Significance of Polishness in Gogol’s Taras Bulba.” New Zealand Slavonic Journal (2002): 115-127.
  • Kılıç, Engin, Orhan Pamuk’u Anlamak, İstanbul: İletişim Yayınları, 2000.
  • Kılıç, Nükes Esen-Engin, Orhan Pamuk’un Edebi Dünyası, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2008.
  • Lukacs, György, Tarihsel Roman, İstanbul: Telemak Kitap, 2022.
  • McIntyre, Lee, Post-Truth, London: The MIT Press, 2018.
  • Oppermann, Serpil, Postmodern Tarih Kuramı, Ankara: Phoenix Yayınevi, 2006.
  • Pamuk, Orhan, Beyaz Kale, İstanbul: İletişim Yayınları, 2002.
  • Pamuk, Orhan, Öteki Renkler, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2021.
  • Pikulyk, Romana Bahrij, “Superheroes, Gentlemen or Pariahs? The Cossacks in Nikolai Gogol’s Taras Bulba”, Journal of Ukrainian Studies (1980): 30-47.
  • Stenmark, Mikael, Steve Fuller ve Ulf Zackariasson, Relativism and Post-Truth in Contemporary Society, Cham, Switzerland: Palgrave Macmillan, 2018.
  • Yoon, Saera. “Transformation of a Ukrainian Cossack into a Russian Warrior: Gogol’s 1842 Taras Bulba”, The Slavic and East European Journal (2005): 430-444.

 

[1] “Once we realise that the idea of an absolute, objective truth is a philosophical hoax, the only alternative is a position called “perspectivism”—the idea there is no one objective way the world is, only perspectives on what the world is like.” Lee McIntyre, Post-Truth, (The MIT Press: London, England, 2018) p. 114

Yazarın Tüm Yazıları
  • beyaz kale
  • gogol
  • Nikolay Gogol
  • orhan pamuk
  • Taras Bulba

Önceki Yazı

DENEME

Erkeklik payı

“Hamdi Koç’un roman kahramanları çok konuşur. Hele Murat, en az iki romanda karşınıza çıkacak, –ve o mutlaka uçakla seyahat edecektir– korkularıyla size yaka silkitecektir. Ölüme takıktır. Bakınız, romanın baskın sınıf kahramanının bir diğer korkusu, ölümünde cenazesinin geçiştirilmesidir.”

NAGİHAN KORKUTATA

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın kitapları – 39

K24'te haftanın vitrini: Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevleri tarafından bize gönderilen, dikkatimizi çeken; okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Aheste Tango / Benim Katı Yüreğim / Çevirinin Konumu / Erkekler / Trans Çalışmaları: Feminist Kuşatmalar / Yeşilçam'dan Günümüze Polisiye / Rekabetçi Otoriterlik / Savaş ve Edebiyat / Torun / Yıl Bir

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist