• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Asuman Susam'la, Oraya Kendimi Koydum üzerine: 

Başka bir gerçeklik alanı

“Biz, oraya kendimi koydum, dedik ya, feminist otobiyografilerin yapmaya çalıştığı sanırım tam da bu. Dinlediğimiz her yaşamöyküsü kendimizi o başkasının yerine koymak için. Çokluğumuzu görmek için. Boşluklarımıza bakmamız yeter. Varoluşumuzun, oluşumuzun anlatarak ve duyup dinleyerek yaşamın cümle kapısından geçişi, eşik atlayışı.”

(Soldan sağa, üstte) Asuman Susam, Sevinç Çalhanoğlu, Selcan Peksan, Petek Sinem Dulun, Nur Alan, Miray Çakıroğlu. Altta: E. İrem Az, Ece Eldek, Mihrap Aydın, Anita Sezgener, Monica Papi.

DENİZ GÜNDOĞAN İBRİŞİM

@e-posta

SÖYLEŞİ

2 Kasım 2023

PAYLAŞ

Oraya Kendimi Koydum: Belgesel Şiirler (Everest, 2023) az rastlanan belgesel şiir türünde, kaynağını çok sayıda kadının sözlü tarih anlatılarından alan on bir şairin kolektif çabasıyla örülen bir ilk kitap. Asuman Susam’ın yayına hazırladığı kitapta Anita Sezgener, Asuman Susam, Ece Eldek, E. İrem Az, Mihrap Aydın, Miray Çakıroğlu, Monica Papi, Nur Alan, Petek Sinem Dulun, Selcan Peksan, Sevinç Çalhanoğlu gibi şairler yer alıyor. Sevgili Asuman Susam ile Oraya Kendimi Koydum’un hem çıkış serüvenini hem de günümüz Türkçe şiirinde ortaya koyduğu yenilikçi bakışı, belgesel şiir türünü ve feminist otobiyografinin önemini konuşuyoruz.


Sevgili Asuman, öncelikle Oraya Kendimi Koydum: Belgesel Şiirler kitabı kolektif bilinciyle, ilme ilmek ördüğü yepyeni sorularıyla, katkıda bulunduğu türle hepimizi çok heyecanlandırıyor. Evde, işte ve sokakta kadınların hayatlarında neler olduğunu, geçmişte ve bugün Türkiye’nin şehirlerinde, kasabalarında, mahallelerinde, evlerin içlerinde ve evin dışında bir kadının ne yaşadığını, ne düşündüğünü, ne hissettiğini, hangi mücadeleleri verdiğini öğrenmek ve bunları kaydetmek kendimizin ötesindeki sesi duymamızı mümkün kılıyor. Feminist araştırmacı, aktivist ve gazeteci kadınların kolektif olarak hazırladığı bizimhikayemiz.org kadınların tekil ve biricik hikâyelerini kadınların yine dilinden anlatmak üzere sözlü tarih görüşmeleriyle yaşam uğraşını nasıl ilmek ilmek dokuduğunu bize gösteren son derece önemli bir platform. Oraya Kendimi Koydum’un çıkış noktası da bizimhikayemiz.org’un bizimle paylaştığı sözlü, sesli veya resimli günceler, kadınların kendi hikâyelerinden devşirilen umut, büyüme ve bir arada olma hikâyeleri. Bize biraz kitabın çıkış noktasından bahsedebilir misin? Nerede ve nasıl kesişti bu iki yolculuk?

bizimhikâyemiz.org, sosyal medyadan izlediğim, beni pek çok kadın hikâyesi ile tanıştıran bir platformdu. İlgiyle izlediğim, daha çok okunması, fark edilmesi gerektiğini düşündüğüm bir mecra. Ekibin oldukça önemli bir iş gerçekleştirdiğini düşünüyordum. Burası sadece madun, yenilmiş, kayıp, güçsüz, kırılgan öznelerin yer aldığı bir arşiv değildi. Hayatın olağanlıkları ya da olağanüstülükleri, acımasızlık ya da merhametli cömertlikleri hiçbirimizin hayatına uzak değil. Kadınların arşive bıraktıkları sesler, fotoğraflar, sözler onları duydukça ve onlara baktıkça insanda bir tanıdıklık, bir dostluk hissi uyandırıyordu. Ortak kader, ortak mücadele. Yaşadığımız bu yerin politik, kültürel, sosyolojik ikliminde farklı nedensellikler gösterse de, ki bu her kişinin kendilik kurgusunun içinden çıkıyordu ve doğaldı, var kalmak, güçlü kalmak, kendi olmak noktasında bir özgürlük ve dayanışma arayışını da işaret ediyordu.

Ekibin arzusu ne denli önemli olduklarını bildikleri bu açık arşivi daha da konuşkanlaştırmaktı. Onların bu daveti bana çok anlamlı geldi. Bizim kolektif olarak yaptığımız, oradaki kolektif sese dolanmak; sese yankı olmak değil de sese ses çıkartarak başka bir yoldan yanıt vermekti. Sadece seslerinden, bıraktıkları sözlerden tanıdığımız kadınlarla başka bir dilden dostluk kurmaktı. Biz şiirle kurmaya çalıştık bu dostluğu; umarım duyulmuştur. Birbirimizi tek tek bilmemiz gerekmiyor; çünkü her karşılaşmada o arşivdeki sözlerin yaşantı karşılığı hepimizde az çok var.

Ve hem inanıyor hem diliyorum, bu arşivi daha da konuşkanlaştıracak ya da başka oto-etnografik, otobiyografik anlatıları duyup farklı alanlardan farklı patikalar açacak başka başka yakınlık çabaları olacaktır.

Tam da söylediğin gibi yakınlığın başka formlarıyla, belki biraz göz önünde olmayan biçimleriyle bizi buluştururken patikalar açmanın önemini önümüze koyuyorsunuz. Böylelikle, kitabın kurgulanışında on bir şairin bir araya gelerek kendi biricik poetikası ile yarattığı bir kolektif “biz” evreni açılıyor önümüzde. Eşzamanlı olarak “biz” evreninin yaslandığı gerçek yaşamların ve tanıklıkların hikâyeleri zihnimizde beliriyor. Hatta kimi zaman kitabı okurken bizimhikayemiz.org platformuna da başvuruyor okur (ben biraz böyle deneyimlemek istedim kitabı). Böylelikle okurun gözünde birbirine rizomatik ağlarla bağlı, bereketli, türler arası diyebileceğimiz bir alan açılıyor. Kitaba katkı sunanların yarattığı hem bireysel hem kolektif şiir evreni, bu evrenin yaslandığı gerçek tanıklıklar ile farklı mecralar ve elbette okurun kendi yaşantısı ve deneyimi bütün okuma sürecini ve pratiğini oluşturuyor. Oraya Kendimi Koydum, bütün bu sınırlardan geçerek, esasen sınırları ihlal ederek hiyerarşik, otoriter ve yönlendirici olmayan bir üslupla hikâyelere yaklaşıyor, onları anlamaya çalışıyor. Belgesel şiir türünün gücü tam da buradan kaynaklanıyor diyebilir miyiz?

Oraya Kendimi Koydum: Belgesel Şiirler
Hazırlayan: Asuman Susam
Katkılar: Anita Sezgener, Asuman Susam, E. İrem Az, Ece Eldek, Mihrap Aydın, Miray Çakıroğlu, Monica Papi, Nur Alan, Selcan Peksan, Sevinç Çalhanoğlu, Petek Sinem Dulun
Everest Yayınları
Haziran 2023
184 s.

Saptaman öyle değerli ki… Evet, bizim meramımız şiirlerimizi okuyan, duyan okurun kendiliğinden arşive de yolunu düşürmekti. Buradan çoklu bir anlam evrenine varmak. Kendi hikâyelerimiz, arşivdekiler ve şiirin bıraktıkları hiyerarşik değil, belki kaotik, kendiliğinden sarmaşan... Yabancısı değiliz birbirimizin; bunu duyalım. Bu güç vurgusu konusunda haklısın elbette. Arkadaşlarımla buluşmadan önce tür üzerine çok düşündüm. Şiirden bir şey yapılacaksa bu lirik öznenin ses ve temsil ağırlığının/baskınlığının dışında bir yöntemi içermeliydi. Hiyerarşi kurmayan, kendi sesinin kesinlik içeren aracılığından konuşmayan, coşkulu bir kendinden geçişe, sözde kurtulmuş özneliğimizin rehavetine kapılmaya olanak vermeyen bir dil ve yöntem. Lirik bir metinle de, lirik-epik metinlerle de gerçeği taşıyabilirsiniz mesela destanlarda olduğu gibi; gizdökümcü şiirler de örneğin bunu yapabilir. Belgesel şiirin farkı gerçeğin perdelenmeden, olduğu gibiliği korunarak taşınmasında. Duygu aşırılığıyla, imgeyle tahrif edemezsiniz, gerçeği manipüle edemezsiniz, ideolojik bagajlarınızdaki önyargıları boca edemezsiniz; gerçek ne ise, size nasıl emanet edilmişse ona sadakat ve ihtimam. Baskın ve buyurgan bir sese dönüşemezsiniz. Yapanın da kuşkusuz burada sesi, öznelliği var ve olacak; işin şiir kısmı da bunu istiyor elbette. Orada sesler arasındaki denge etik sorumlulukla kuruluyor, kuruldu. Şiirdeki form ve söyleyiş, montaj tekniklerindeki seçimlerimiz, sözcüklerin bold ya da italik yazılması, font tercihleri, sözcüklerin ekolu tekrarları, kesmeler, vs. bu tercihlerin hepsi şairlerin kendi üsluplarını şiire taşıyan şeylerdi. Ama birbirini duymak, gerçeği yalın ve doğrudan taşımak kısmı belgesel kavramının gerektirdikleriyle kuruldu. Bir şeyi daha eklemek isterim. Bu arşivdeki yaşantıları ortaya çıkartan her kayıt da bir o kadar önemli ve aslında bizim çalışma zeminimizin belirleyicisi. Bunu da anlatıya ve anlama uğraşımıza okur olarak eklemek gerekiyor. Soruyu yöneltenin konumu da, yöntemleri, yaklaşımı da bu anlatının kurgusuna dahil. Böyle düşündüğümüzde ucu açık bir çember bu, her eklenen anlatıya kendini dahil etmiş, onun içinde kendini bulmuş oluyor.

Ucu açık çember yaratarak hem içselliği hem de dışsallığı incelikle buluşturan aslında kadınların otobiyografileri. Kitabın sunusunda Anne Carson’ın şu önemli cümlesi karşılıyor okuru: “Çıkardığımız her ses otobiyografik bir parçadır. Tamamen özel bir içselliği vardır ama yörüngesi toplumsaldır.” Bu cümle Patricia M. Sparks’ın o meşhur makalesi Female Rhetorics’de (1988) kadınların otobiyografileri hakkında tartıştığı konuyu da bize farklı biçimde anımsatıyor. Sparks kadınların otobiyografilerinde bir bireyin saklandığını ya da kendisini çekingen bir tavırla dile getirdiğini tartışırken bu durumu “selves in hiding” (saklanan benlikler) olarak konumlandırmıştı, çünkü kadınlar tarihsel olarak biraderlikten ya da biraderliğin oluşturduğu topluluktan ayrı bireylerse kendilerine ait bir alanla da sahip değillerdi, kimlikleri hep başka bir topluluğa bağlıydı. Kadınların otobiyografileri tam da bu nedenle kaygılı bir retoriğin baskısından kurtulmamıştı Sparks’a göre. Oraya Kendimi Koydum: Belgesel Şiirler’in iç görüsü ve sesini düşünerek kadınların kaleme aldığı otobiyografi bir tür olarak nasıl bir politika ve poetika yaratıyor? Daha da önemlisi, soruyu biraz genişleterek “feminist otobiyografi” dediğimizde ne anlıyoruz, nasıl bir müdahaleden bahsediyoruz?

Eril tahakkümün ve biraderlik sözleşmesinin hüküm sürdüğü bir toplumda, kültürde yaşamın zorluğu ortadayken bir de oraya norm dışı ses ve söz bırakmak. Bu, evet bir cüret. Bütün feminist otobiyografilerin bu ilişki düzenini tersyüz etmeye, bozmaya ve deşifre etmeye dönük çabalar olduğunu düşünüyorum. “Saklanan benlik”lerin birbirinden güç alarak gül açması, şakıyan bir su damlasına dönmesi. Arşivdeki sesleri dinlerseniz baştaki kekemeliklerin hiç değilse sözün bir yerinde dediğim güce dönüştüğünü duyacaksınızdır. Çok uzundur ses ve duyma kavramlarıyla zihnim meşgul, o nedenle sık sık kişisel temel metinlerimden olan “sesin cinsiyeti”ne giderim. Kuşatıldığımız dünyada hegemonik dil ve iktidarın bir sesi, o sesin bir tonu, dizgesi var. Hepimizin toplumsallaşırken ilk ve mecburen öğrendiği. Toplumsal maske ve rollerle bir arada işleyen bir düzen. Egemenin kurallarıyla. Başkaya, farka tahammülü olmayan. Hepimiz buna alıştırılıyoruz. Ama hiçbirimiz aynı değiliz. Toplumsallaşırken unutturulan, baskılanan, kaybedilen şeyler bizim benliğimiz, özümüzün gürü, sesimiz.

“KONUŞUYOR OLMANIN, ANLATIYOR OLMANIN, VARLIĞINI SÖZLE YENİDEN KURMANIN KENDİSİ ZATEN GÜÇLÜLÜK KADIN İÇİN. VARLIĞININ TANINMASI, OLUMLANMASI İSE DUYMAK VE DİNLEMEKTE.” 

Arşivdeki özyaşamöykülerini dikkatle dinlediğinizde ya da deşifreleri okuduğunuzda ne kadar farklı bir gramer ve ses dizgesiyle karşı karşıya olduğunuzu fark etmemeniz mümkün değil. Uzun suslar, kekemelikler, gülme krizleri, hıçkırıklar, titreyen, içeri içeri konuşan sesler… Daha en başından sesler, sözcükler, cümle kuruluşları sizi bir çokluğun içine çekiyor. Davudi, tumturaklı, düz bir çizgide, kendi merkezinde ilerleyen sesler, tam, tamamlanmış cümleler değil bunlar. Merkezsiz, bazen güçlü, bazen cılız, bazen neşeli, bazen kederli, bazen güvenli, bazen korkak, kendi içinde dairesel, adacıklı, eksiltili, fazlalıklı kimi.

Bir sosyal bilimci gibi konuşmam beklenmesin benden, sezgilerimin bana söylettiğince feminist otobiyografiler özel bir hafıza sahası benim için. Sesimizi, özümüzün gürünü önce uyandırıp bize hatırlatan, sonra ondan yepyeni güç, dayanıklılık ve dayanışma anlatıları oluşturan. Kahramanlık anlatılarına hiç benzemeyen. Konuşuyor olmanın, anlatıyor olmanın, varlığını sözle yeniden kurmanın kendisi zaten güçlülük kadın için. Varlığının tanınması, olumlanması ise duymak ve dinlemekte.

Biz, oraya kendimi koydum, dedik ya, feminist otobiyografilerin yapmaya çalıştığı sanırım tam da bu. Dinlediğimiz her yaşamöyküsü kendimizi o başkasının yerine koymak için. Çokluğumuzu görmek için. Boşluklarımıza bakmamız yeter. Varoluşumuzun, oluşumuzun anlatarak ve duyup dinleyerek yaşamın cümle kapısından geçişi, eşik atlayışı.

Oraya Kendimi Koydum: Belgesel Şiirler’in üst başlığı bize senin de çok güzel söylediğin gibi başka’yı duymayı öneriyor. Başka’yı duymak, ötekinin iniltisini duymak ve ilkin kendi iniltimizden değil, başka’nın iniltisinden hikâyeye başlamak kitabın tam kalbinde, etik örüntüsüyle yer alıyor. Kitabın müdahalesini Sara Ahmed’in şu sözüyle açıklamak mümkün belki de: “Ötekinin acısını fetişleştirmek veya empati kurmak yerine duyulması imkânsız olanın nasıl duyulacağını öğrenmek olmalıdır” diyor Ahmed, Duyguların Kültürel Politikası’nda. Empatinin çok masum olmadığını, iktidarla olan bağının altını çizerken empatinin şiddet içerdiğinden bahsediyor Ahmed. Başka deyişle, egemenin ötekiye hissettiği empati bir bakıma onu üst bir kategoriye taşıyacaktır. Çünkü ötekinin acısını hissettiğini söyleyen bunu kendisini yücelterek ima edecektir. Ahmed’e göre biz ötekinin (Ahmed’in deyişiyle ulus ötekinin) acısını kendi acımız gibi duyduğumuzu iddia ederek acıyı ancak kendimizi yücelterek üstümüze alırız. Bu durum acıyı yaşayanla onu sahiplenenin bir illüzyonda eşitlenmesi anlamına gelecektir. Oraya Kendimi Koydum kendimizin ötesindeki sesleri, iniltileri, acıları empati ve şiddet ilişkisi açmazına sıkıştırmıyor. Aksine, tam da Ahmed’in söylediği gibi, duyulması imkânsız olanın “nasıl” duyulacağını okura öneriyor. Bu yanıyla bence kitabın oldukça yöntemsel bir yanı da var. Oraya Kendimi Koydum’un sözde mağlubun eleştirel bakışıyla bize bir okuma yordamı, bir okuma biçimi sunduğundan söz edebilir miyiz?

Bu biçimi sunmayı amaçladığından kesinlikle söz edebiliriz, başarılı olup olmadığımızın yanıtının okurda olduğunu düşünüyorum. Empati etik olarak sorunlu bir durumu işaret ediyor. Kırılganlıklarımızın, acının topografyasında gedikler açabiliyor. Kendi sınırlı yaşam bilgimiz, deneyimlerimizden yola çıkarak başkasının acısını hissetmemiz onun hislerine bizi yaklaştırmaz. Onunki başka, bizim tahayyülümüzdeki başkadır. İmkânsız bir ilişkidir yani bu. S. Ahmed, “duyulması imkânsız olanın nasıl duyulacağını öğrenmek”ten söz ederken karşılaşma anlarının tesirinde kalmaya açık olmayı anlamamız gerektiğine işaret ediyor ya, bizim bu kolektif sürecimiz tam bunun içine/den doğdu diyebilirim. Öznelerle kurduğumuz bağ, ihtimam ve hürmet tam da bu apaçıklık cüretinden doğdu. Sesler bizi oydu, gedikler açtı içte. Patlamalar ve sessizlikler yarattı. Kendimizde olanla ilişkimizi devreye soktu, bizi değiştirdi. Cüret dememin nedeni bu deneyim açıklığının ağırlığı ve zorluğu ile ilişkili. Başkalarının sınır boylarında gezerken kendi sınırlarımızı da zorladık.

Ben bir trans hikâyesine çekildim mesela şiirleri yapma sürecimizde. Kendimde olanla değil de en uzağımda olan bir kişisel deneyimle karşılaşmaya açtım kendimi. Yine S. Ahmed’i anımsayalım öyleyse. Başkasının acısıyla karşılaşma sırasında mealen bize etik için gerekli olanın “bana ait olmayan şey tarafından harekete geçirilmek” olduğundan söz eder. “Bilmediğim, bilemeyeceğim şey yüzünden harekete geçmek.” Hepimizdeki çaba buydu.

Bu bir yandan dediğin sözde mağlubun eleştirel sesinin, bakışının şiirlerle taşınmasını sağlarken bir yandan da kırılganlıkların, incinebilirliklerin bir toplumsallığa açılmasına da olanak vermekte sanıyorum.

Oraya Kendimi Koydum’da hegemonik erkeklik kıskacında şiddet görmüş, okutulmamış, çoğu kez babanın yasası içine sıkışmış, tanınmayan ana dillerin ve teslim edilmeyen kimliklerin, göç ve sürgünlük halleri içinde mücadele veren kadınların biricik hikâyelerini okuyoruz. Bir dilin, bir kimliğin ve artık kendi hayatının kontrolünü eline almak isteyen kadınların, kendi bedenine yabancılaşan kadınların ya da “ben benim ve böyle yaşamak istiyorum” diyen transların aidiyet mücadelesini okurken geçmişin ve belleğin de bin bir yüzü karşımıza çıkıyor. Bu hikâyelerle örülen şiirleri okurken aklıma Enzo Traverso’nun Solun Melankolisi (2018) başlıklı eseri geldi sıklıkla. Traverso, Marcelo Brodsky’nin “Buena Memoria” adlı sergisini anlatırken onu “bir kimlik arayışı, aile vakayinamesi, bir neslin otobiyografisi ve ulusal tarihten bir kesit ya da askerî diktatörlük zamanında Arjantin tarihini (1976-1983) bir potada eriten bir palimpsest” olarak nitelendiriyor. Traverso Solun Melankolisi’nde belleğin de bir palimpsest olarak kurgulandığından ve belleğin “doğal bir zamandan tarihsel bir zamana evrildiğinden ya da ikisi arasında diyalektik bir geçişin bulunduğundan bahsediyor. Oraya Kendimi Koydum’da da doğal zamandan tarihsele, özelden kamusala, doğrusaldan döngüsele uzanan ve bütün bunları üst üste koyan palimpsest bir kadın belleği (elbette yekpâre olmayan) karşımıza çıkıyor sanki. Oraya Kendimi Koydum’un okura önerdiği bellek hakkında neler söyleyebilirsin?

Belgesel ve bellek kavramları biliyorsun uzun yıllardır düşünme alanımın içinde. Şiir de –Oraya Kendimi Koydum şiirlerinden bağımsız– bir bellek mekânı. Önceki izlerin üstüne basa basa –gelenek diyelim ona– kimi zaman o izlerin bazılarını silerek, kimi zaman da silinmiş, yok edilmiş izleri kazıyıp gün yüzüne çıkartarak; tarih dışılıktan tarihin zamanına ilmekleri atarak, doğrusaldan döngüsele geçişlerle, kırılmalar, bükülmelerle başka bir gerçeklik alanına, başka türlü okunabilecek bir tarihselliğe çıkarıyor bizi.

En başta bize kendini duyuran bu açık arşivin önemli bir hafıza alanı olduğu unutulmamalı tabii. Sözlü tarih çalışmaları ana akım bir tarih anlatısı içinde harcanmışların, gümbürtüye gitmişlerin, kıyıda bırakılmışların, sıradanlığın, gündeliğin içindeki işleyişine bakarak bize bir topografya sunar. Tarihten farklı olarak bellek çalışmalarında hatırlananlar, anılar, duygular bugüne işaret eden aciliyetleri, gereksinimleri su yüzüne çıkartırlar. Kendi tekillikleri içinden ama kolektif bir bilinçdışını da sesleyerek konuşurlar. Yoksullar, kadınlar, mahkûmlar, translar, göçmenler, çocuklar, yaşlılar…

“SIRADAN DUYGULAR VE GÜNDELİK YAŞAM PRATİKLERİ SANILANDAN DAHA DERİN, KUVVETLİ ANLAMLARLA YÜKLÜLER. ÖRTÜK BİR POLİTİKLİĞİN DE KAZI ALANI SAYILABİLİRLER.” 

Kitabımızdaki öznelerin hepsi kendi biriciklikleri, tekillikleri ile söz almış kimseler. Bizler öncelikle bu tekilin duygusuna açtık kendimizi. Dinledikçe, nüanslarına, farklarına rağmen kolektif bir sıkıntının içinden çıktığını da duyduk o seslerin. Bu, özneliklerinin, kimliklerinin varolma, tanınma, bilinme, kabul edilme mücadelelerinin ortak sıkıntısıydı. Çok özelmiş gibi görünen her şeyin bir ucu kamusal alandaydı. Örneğin “Gezeğenler” şiiri, basit bir gezme, yer değiştirme, hareket etme özgürlüğünün nasıl engellendiğine, engellendiğinde özneye ne yaptığına ilişkindi. Toplumsalı şekillendiren eril tahakküm ilişkilerinin, şiddetin, dayatmanın, vs. özel alanlardaki hatırlanışları; atadan, babadan, oğula devredilen bir erkeklik sözleşmesiyle nasıl makus talihe/tarihe dönüşüyordu? Tekil hikâyelerin kolektif olana çengellendiği yerleri birbirine diktik biz. Dolayısıyla arşivin sesleri, kitabın sesleri birbirini toplumun palimpsesti olarak takip etti. Ve birlikte kamusala bir hafıza sahası açtı.

Tam da bıraktığın yerden, hafıza meselesinden, hem kitabın hafızasına hem de biricik hikâyelerin hafızasına eklemlenen duygu repertuvarı ile devam etmek isterim. Kitaptaki şiirlerde muazzam bir duygu, duygulanım sahası açılıyor önümüze. Kanadalı filozof Brian Massumi duygu kavramını öncelikle Spinoza’daki anlamıyla kullanır. Bedenin ve zihnin bütünlüklü bir yapıda olduğununum altını çizerken duygunun “düşünmeye hissetmeyi, hissetmeye düşünmeyi katan bir şey olarak anlaşılması” gerektiğini tartışır. Massumi şöyle der: “Duygunun içinde olan biziz, duygu bizim içimizde değil. (2019) Burada soyutlanmış ya da yalıtılmış bir yaşamdan söz etmemiz mümkün değildir artık. Birbirimizden daima etkilenerek ve birbirimizi etkileyerek, duygularımızın bedenlerimize yapışmasına izin vererek yaşamı sürdürürüz. Massumi duyguyu açıklarken duygulanımdan (affect) da bahseder. Duygulanımın duyguyu da içine alan zor ve ele avuca gelmeyen bir alana işaret ettiğinin altını çizer. Duygulanım öncelikli olarak insan dürtülerinin doyuma ulaşmasında yardımcı rol oynayan durumlara karşılık gelir. Örneğin üzüntü hissiyle gelen iştahın kapanması, mutluluk hissiyle iştahın artması veya heyecan ile acıkma hissini artırması gibi dürtü ve durumlara işaret eder duygulanım. Massumi’ye göre duygulanım, bedenin bir deneyim halinden bir başkasına geçerken yaşadığı yoğunlaşmadır. Bu yoğunlaşmada bir imgenin veya nesnenin kişi üzerindeki etkisi bu imge veya nesnenin içeriğinin doğrudan bir sonucu değildir. Aksine, bedenler arası dolaşımda ve temastadır; bedenlerimiz arasından seyreden imkânlar, geçişler ve sınırlar yoğunluğu belirler ve tarifi zor duygulanımı yaratır.

Oraya Kendimi Koydum yazma eylemini gündelik hayat arşivi oluşturmanın kararlı bir öğesi olarak yeniden düşünürken liberal aşkın eril öznenin ötelediği duyguyu ve duygulanımı (affect) bir bilgi üretme biçimi, baskılanma, toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi konularda kamusal suskunluğu bozma biçimi olarak okurun önüne koyuyor. Şiirlerde gözlemlediğimiz fedakârlık, merhamet, gönüllülük, cesaret gibi duygular ve elbette bunlara eşlik eden kırılganlık, güvencesizlik, hayal kırıklığı, keder, üzüntü korku, nefret, öfkeler, endişe ve yersiz yurtsuz kalmalar, çaresizlikler aracılığıyla statükoya karşısında direnen hikâyeler okurla buluşuyor. Duygunun politik bir ifade biçimi olarak algılanışı hakkında neler düşünüyorsun? Böylesi bir bakışın kitaba nasıl bir katkısı olabilir?

Asuman Susam

Duyguda var olan etkileme gücü ve etkilenmeye açıklık, kişinin ruhsallığı ve bedenselliği ile bir deneyime çağırıyor. Tesadüfi ya da değil, duyguyla gerçekleşen tüm karşılaşmalar değiştirme gücüne sahip. Politikliğini buradan aldığını söylemek yanlış olmaz sanırım. Çünkü ilişki kurmaya zorlayan bir yanı var. Hemen, ânında olmasa da karşılık, yanıt bekleyen bir yanı da. Duygular bir şeydir ama karşılaşmalar olmasa bir değişim başlatamazlar. Arşivler de bir başlarına bırakıldıklarında, pasif bir okurlukla okunduklarında donmuş, ölü verilerdir. Dünyaya doğruluğumuz, ona, yaşama olan açıklığımız ile bu duygu karşılaşmaları yaşandığında ilişki, yaşantı, değişim başlar. Yukarıda saydığın tüm duyguların özneliğimizi politik bağlamda harekete geçirebilmeleri bizim bu karşılaşmalara hazır oluşumuzla ilgili, dünya ile kurduğumuz ilişkiye bağlı biraz da. Böylesi bir bakışla kitaba gitmek. Harika geliyor kulağa. Bir arzumuz da elbette bu. Bu okurun kişisel tarihi ile çok ilgili ama kanımca. Duyguya açıklık, onunla karşılaşma, çarpışma ve ilişki içinde değişme. Bu şiirleri yaparken bize olan buydu. Dilerim okuma süreçleri de böyle böyle birbirine eklenir.

Buradaki en güçlü politik yan, öznelerin duyguları ile ilgili sözlerini apaçık bırakmış olmaları. Biz o sözlere açılarak onlara eklendik.

Bir de Sıradan Duygulanımlar ile karşılaşmalar, çarpışmalar var. Sıradan Duygulanımlar (Ordinary Affects) kitabının yazarı sosyal antropolog Kathleen Stewart şöyle diyor:

“Esasen sıradan olan şey, geliştirdiğimiz yaşam pratiklerinin ele avuca sığmayan, uçuşan öbekleridir; sıradanlık eşzamanlı olarak hem animist bir yaşam gücüne, canlılığa hem de ölü bir yılgınlığa işaret eder, ama asla durağan değildir. Sıradan duygulanımlar gündeliğin daimi deviniminde açılan ilişkilerin, manzaraların, epizotların ve tesadüflerin rizomatik bağlarla birbirine eklemlendiği ucu bucağı belirsiz hareketleridir. Sıradan şeyler bizim başımıza gelirler; dürtülerde, duygularda, duyumlarda, titreşimlerde, beklentilerde, ihtimallerde, gündüz düşlerinde, yeryüzüyle ilişkilenme biçimlerimizde stratejik hamlelerimizde, başarısızlıklarımızda ve çöküşlerimizde bizimledirler. Hem kamusal hem özel alanda bizi kıskıvrak yakalarlar […] Bir sisin içindeki muhtemel irili ufaklı maddeler ve kuvvetler gibi her yerde dolaşır, her yere girip çıkarlar.”[*] (2007)

Stewart, Sıradan Duygulanımlar’da kadının kentteki duygu geçişlerine, duyumların yarattığı ve çatallaştırdığı ilişkilere odaklanırken taşraya da bakışını çevirerek Amerikan gündelik yaşamında kazı altındaki kimi anlara odaklanır. Bilhassa taşra, topluluk, Tanrı, din, kadın, özgürleşme ve özgürleşememe ekseninde benliğin Tanrı’nın fırtınalarına nasıl açık olduğunu ve benliğin mücadelesini şiire yaslanarak okura aktarır. Kendi kişisel yaşam tecrübesini üçüncü ağızdan aktararak anlatıda ben ve öteki arasındaki sınırları muğlaklaştırır. Kendine has üslubuyla ruhunu kaybeden bir dünyanın çığlığını irdeleyen etnografik bir şiir yaratır. Oraya Kendimi Koydum’un sıradan duygulanımlardan geçerek belgesel şiir, feminist otobiyografi, etnografik şiir ve belki de bu türlerin hepsini içeren, aynı anda hepsinin sınırlarını da ihlal eden bir çalışma olduğunu düşünüyorum ve disiplinler arası pek çok çalışmaya, heyecanla kapı aralayacağına, yeni süreçler ve alanlar açacağına inanıyorum. Bu konuda sen ne düşünüyorsun? Belgesel şiirin ve özellikle Oraya Kendimi Koydum’un yakın gelecekteki açılımlarına dair içgörünü ve düşüncelerini merak ediyorum…

Sıradan duygular ve gündelik yaşam pratikleri sanılandan daha derin, kuvvetli anlamlarla yüklüler. Örtük bir politikliğin de kazı alanı sayılabilirler. Bir mücadele, müzakere alanı da. Büyük duyguların, durumların gölgesinde kalan, yutulmuş seslerin sürekli ton değiştirerek, parçalanış gölgelerin sürekli yer değiştirerek olmuş bitmiş olanı değil, olmakta olanı işaret ettiği bir varoluş alanından söz ediyoruz. Aynının biteviye tekrarı ile başka olanın sessiz ve sözsüz ortaklığı içinde yüzeyi kıpırtısız, aşağısı kıvıl kıvıl bir yaşamak hali bu. Politik, cinsiyetli, kırılgan, sıradan hayatların, yaşanmışın/yaşanmakta olanın, durum ve halleri içinden, kayıtlar üzerinden izini sürmek. Sanırım belgesel ya da etnografik şiirin, feminist otobiyografilerin yapmaya çalıştıkları egemen, hegemonik söylemin içinde kaybolmuş gibi, yok gibi duran hayatların üzerine gün ışığını düşürmek.

Şiirin büyük anlatı yolundan saparak melezliklerle, “bulanık tarzlar”la varabileceği bir duyuş yeri burası. Etnografi, antropoloji, belgesel kavramlarının edebiyatla geçirgenlik taşıyan ilişkisi öyle çok da yeni değil. Anlatının değişen yolları, sapakları ve patikaları dünyayı başka türlü de anlayabileceğimizin, dolayısıyla başka türlü de kurabileceğimizin düşünme zeminini veriyor bize. Bizi tutsak kılan sistem içinde görünmezliğin, olağanın, gündeliğin bir kaçış pratiği olarak da işleyebileceğini, aynı zamanda bir iktidar ilişkileri sahnesi olduğunu da bildiriyor. Bildirdiği yerden yeniden yapmak-onarmak-yenilemek imkânlarını da gösteriyor. İrem Az’ın kitabında kapanış şiiri olan “Yetiş Çinekop”ta çinekop ve Tanya ilişkisi tam da bu umutvar ve mücadeleci onarmanın yerini işaret ediyor: “… yaşamak istiyordu/ işte bu da bir hikâye/ güzel bitsin istiyorum/ çok hikâyeler var böyle.” İçgörüm ve düşüncelerime gelince, bu bakış açısından bizim sesimizi duyanlar ve bambaşka esinlerle eyleyenler, eyleyecekler bu dünya ve kâinat okumasına yakın duranlardan gelecektir. Sadece şiirde, edebiyatta değil. Performans sanatında, sinemada, güncel sanatta…

Sevgili Asuman, bu söyleşi ve zihnimizi, kalbimizi açan cevapların için çok teşekkür ederim Oraya Kendimi Koydum: Belgesel Şiirler hayatın bir örnek seyri karşısında yeni müşterekler kurmamıza, kendimizi feminist bilinç ile başka’ya açmaya, dönüşmeye, dönüştürmeye davet eden ve tekrar tekrar okunmayı gerektiren bir çalışma.

 

 

[*] Sıradan Duygulanımlar’dan alıntıladığım bölümde İngilizceden Türkçeye yapılan çeviri aksi belirtilmedikçe bana aittir. – D.G.İ.

Yazarın Tüm Yazıları
  • anita sezgener
  • asuman susam
  • E. İrem Az
  • Ece Eldek
  • Mihrap Aydın
  • Miray Çakıroğlu
  • Monica Papi
  • Nur Alan
  • Oraya Kendimi Koydum: Belgesel Şiirler
  • Petek Sinem Dulun
  • Selcan Peksan
  • sevinç çalhanoğlu

Önceki Yazı

DENEME

Kısa Konuşmalar ya da parçalı yazı

“Peki, nedendir böyle yazmak? Antikiteyi hipermodern bir ortama ışınlamak, dolaylı dahi olsa? Yoksa yeni bir simülakr mı bu? Güncellenmiş bir Platonculuk mu, edebi olarak hortlayan? Carson’ın böyle yazması onun ilgi alanından ve okumalarından ayırt edilemeyecek olsa da, tek neden bu değildir. Bunu bir direnme biçimi olarak da görmek lazım.”

HASAN CEM ÇAL

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Sevgi Soysal'ın Şafak'ında

Mahpusluk

“Kurmaca bir anlatıya dayalı tanıklık yalnızca bireysel kaygıların baskı altında ifade ediliş biçimlerine ışık tutmakla sınırlı kalmıyor, gücün ilkel kararlarla dayatıldığı, karanlık bir kadermişçesine ortaya konduğu bu ‘mitlere özgü’ şiddetin işleyişini de gözler önüne seriyor.”

HELEN MACKREATH
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist