Annie Ernaux ve Yuko Tsushima söyleşiyor:
Bugünü tutkuyla yaşamak
Kendi kuşaklarının önde gelen iki feminist yazarı 2004 yılında Tokyo’da bir araya gelerek annelikten kürtaja, Irak Savaşı’ndan Fransa ve Japonya’daki kadın yazarların karşılaştığı zorluklara uzanan kapsamlı bir sohbet yapmışlardı. Zamanla unutulmaya yüz tutan bu diyalog, Ernaux'nun Nobel ödülünü alışından sonra hatırlandı...
Türkiye’de yaşayan okurlar olarak, Japon edebiyatının önemli isimlerinden Yuko Tsushima ile Can Yayınları tarafından yayınlanan Köpeklere ve Duvarlara Dair kitabı sayesinde ilk kez tanışıyoruz. Aslında Türkçe okuyan okurların Tsushima’dan okuyacakları ilk cümleler bu kitaptakiler olmayacak, zira onun cümleleriyle aslında bir kitabın epigrafında karşılaşmıştık: Annie Ernaux’nun Olay kitabı. Ernaux, 2000 tarihli Olay (L’Événement) romanının epigrafında Tsushima’nın O Dreams, O Light! adlı romanından bir alıntıya yer vermişti: “Kim bilir hafızanın şeylere son noktasına kadar bakmak olmadığını?”
Kendi kuşaklarının önde gelen bu iki feminist yazarı 2004 yılında Tokyo’da bir araya gelerek annelikten kürtaja, Irak Savaşı’ndan Fransa ve Japonya’daki kadın yazarların karşılaştığı zorluklara uzanan kapsamlı bir sohbet gerçekleştirmişlerdi. Birbirlerinin eserlerini derinlemesine okuyan iki yazar, farklı yazım geleneklerinden gelmelerine rağmen edebi yaklaşımlarının ortak temalar ve kaygılar etrafında ne ölçüde birleştiğini bu sohbetle ortaya koymuş, ortaya derinlikli ve lezzetli bir söyleşi çıkmıştı.
Ernaux ve Tsushima’nın, Ernaux’nun Japoncadaki çevirmeni Shigeki Hori aracılığıyla gerçekleştirdikleri sohbet, bir Japon edebiyat dergisi olan Mita Bungaku’nun 2004 sonbahar sayısında yayınlanmıştı.
Ancak bu kıymetli diyalog uzun yıllar boyunca Mita Bungaku’nun arşivinde tozlandı ve zamanla unutulmaya yüz tuttu. Ernaux 2022’de Nobel Ödülü’nü kazandıktan sonra bir okur, Tsushima’nın yazar ve oyun yazarı olan kızı Nen Ishihara’ya, annesinin romanlarından birinden yapılan bir alıntının Ernaux’nun Olay kitabının epigrafında yer aldığını hatırlattı; böylece Ishihara, annesinin ölümünden çok sonra, Ernaux ve Tsushima’nın birbirleriyle tanıştıklarını ve aralarındaki konuşmanın bir kaydının bulunduğunu öğrenmiş oldu.
Söz konusu söyleşi Nisan 2023’te Lisa Hofmann-Kuroda tarafından İngilizceye çevrilerek Literary Hub’da yayınlandı. Hofmann-Kuroda metne yazdığı kısa girişte bir çevirmen olarak küresel edebiyat tarihinin bu önemli parçasını İngilizce okuyanlarla paylaşabilmekten büyük mutluluk duyduğunu belirtmiş ve şöyle demişti: “Bana göre bu söyleşi, çevirinin sadece kitapları yeni okurlarla buluşturmakla kalmayıp yazarları ulusal sınırların ötesinde, edebiyat tarihinin seyrini şekillendirecek ve değiştirecek şekilde birbirlerine bağladığını da ortaya koyuyor.”
Ben de bu ufuk açıcı sohbeti, Yuko Tsushima’nın Türkiye’de ilk kez yayınlanacak olması vesilesiyle Türkçeye çevirmiş olmaktan ötürü çok mutluyum. 20 sene önce yapılmış bir söyleşinin kadınların edebiyat dünyasındaki var oluşlarıyla ilgili kısımlarının hâlâ geçerliliğini koruyor olması biraz üzücü de olsa, bu iki büyük yazarın birbirlerinin eserleriyle ilgili içten ve derinlikli sohbetlerinden öğrenilecek çok şey olduğunu düşünüyorum.
Metni İngilizceden çevirdiğim için, sen veya siz kullanımına dair bir tercih yapmam gerekiyordu. Tsushima’nın Annie Ernaux’ya “Annie”, Ernaux’nun ise Tsushima’ya “sevgili, değerli Tsushima” gibi bir anlama gelen Tsushima-san diye hitap etmesinden ve sohbetin içtenliğinden güç alarak, “sen” kullanmayı tercih ettim. Bu iki kadının konuştukça keşfettikleri düşünsel akrabalıkları da beni bu tercihin doğruluğuna ikna etti.
Sevdiğimiz yazarların sevdikleri yazarları kurcalamak, beğeneceğimiz yeni kitaplar bulmanın en garanti yoludur. Türkiye’de çok sevilen Annie Ernaux’nun bunca sevdiği bir yazarı bizim de büyük bir teveccühle karşılayacağımızı tahmin ediyorum. Bu sohbetin Yuko Tsushima ile daha çok okurun tanışmasına vesile olmasını dilerim. İyi okumalar!
EYLÜL GÖRMÜŞ
I.
Kadınlara mahsus bir alan
Annie Ernaux: Eserlerinde gündelik hayatın maddesel taraflarına epeyce odaklanıyor ve yaşamın bu yönünü, hassas detaylarını vurgulayarak ele alıyorsun. Sosyo-kültürel açıdan bunun genellikle kadınların alanı olarak görüldüğünü söyleyebilirim. Örneğin Fransa’da (gündelik hayat) tarihsel olarak edebi kurgu için makbul bir tema kabul edilmemiştir. Oysa sen, Tsushima-san, bir bebeğin bezini tasvir ediyor, yahut bir su sızıntısının nasıl giderileceğini anlatıyorsun ve tam da bu önemsiz görünen şeyler aracılığıyla zamana, aşka ve ölüme dair büyük metafizik sorulara değinmeyi beceriyorsun. Bu yaptığında çok müstesna bir yan olduğunu düşünüyorum. Territory of Light, Woman Running in the Mountains veya O Dreams, O Light kitapların bu çerçevede ilk aklıma gelenler.
Yuko Tsushima: İngilizce çevirmenim (Geraldine Harcourt) bir keresinde bana günlük yaşamı detaylı bir şekilde anlatmamın yazdıklarımın en çekici yönü olduğunu söylemişti, muhtemelen haklıydı.
Ama bu söylediğini ben de senin eserlerin için söyleyebilirim Annie. Bence gündelik hayatı yazma biçimin ve ona verdiğin önem, zamanı ve mekânı aşan daha köklü duygusal gerçekleri ifade etmeni sağlıyor. Bana sorarsan tüm romanlarının ortak noktası bu ve bunu yapma biçimini çok etkileyici buluyorum.
Annie Ernaux: Evet, ikimizin ortak noktası bu, değil mi? Bir anlamda aynı şeyi hedefliyor gibiyiz, sadece bunu farklı şekillerde yapıyoruz. Ve sanırım yöntemlerimizdeki farklılık bireysel tecrübelerimizden kaynaklanıyor.
Ama senin durumunda, Tsushima-san, yazdıklarını etkileyen sadece deneyimlerin değil; deneyimlerin hakkında yazma deneyimlerin de eserlerini biçimlendiriyor. Bir şey hakkında yazarak o tecrübeyi derinleştiriyor, onu daha da derinlemesine didikliyorsun. Ve sonra bu derinleşme, eserinin temeli haline geliyor.
Yuko Tsushima: Bazı şeyler var ki, üzerlerine kalem oynatmadan göremiyorum onları. Ki bu da yazma eyleminin ne kadar önemli olduğunun ispatı bence. Ancak şu anda Japonya’da bireysel tecrübeler hakkında yazmaya karşı güçlü bir direnç var. Pursued by the Light of the Night ve O Dreams, O Light! kitaplarını yazdıktan sonra bir erkek yazar beni ölen çocuğum üzerinden prim yapmaya çalışmakla suçladı. Bunu asla unutmayacağım. Şimdi düşünüyorum da, keşke ona eserimi tam da senin yaptığın gibi anlatmayı akıl edebilseydim (gülüyor)… Peki Fransa’da bu açıdan işler nasıl?
Annie Ernaux: Kişisel deneyimleri yazmaya karşı belirttiğin gibi bir direnç varsa eğer, onlara basitçe Ben-Roman’ın (I-Novel)[1] geçmişte Japonya’da bir yazın türü olduğunu hatırlatabilirsin. Fransa’daki durumsa aslında tam tersi – son on beş yıldır kişisel deneyimleri merkeze alan eserlerin sayısı epeyce arttı; bu türe “özkurmaca” veya “otobiyografik kurgu” diyoruz. Örneğin senin eserlerin de sıklıkla otobiyografik kurgu kategorisinde değerlendiriliyor Tsushima-san. Kişisel tecrübelere odaklanan romanlara epeyce sık rastladığımızı söyleyebilirim.
Bir kitabın otobiyografik olandan uzaklaşıp romanesk olana yaklaştıkça eleştirmenler tarafından ‘gerçek edebiyat’ kabul edileceğine dair bir genel kabul var ama bence bu artık kırılıyor.
Yine de, ilk basıldıklarında yazdıklarımın insanları gerçekten afallattığını biliyorum; kimse o metinlerle ne yapacağını bilemedi. Demek istediğim şu; aileme, sosyal sınıflara, son derece sıkıcı gündelik şeylere dair yazıyorum, üstelik anlattıklarıma herhangi bir duygusal yükseliş falan da eşlik etmiyor. Ama Babamın Yeri’ni (La Place) yayınladığımdan bu yana geçen on beş yılda çok şey değişti.
Yuko Tsushima: Bir süre önce Philip Forrester ile tanıştım ve biraz özkurmaca hakkında konuştuk. Japon yazarların Ben-Roman hakkında ne düşündüğünü sordu, ben de ona genel görüşün epeyce olumsuz olduğunu söyledim, o da Fransa’da aksine insanların bu tür kitapları gerçekten sevdiğini söyledi. Kendisi de birkaç yıl önce kızının ölümü hakkında yazmıştı ve bunu çok ilginç bulmuştum.
Ama tabii ki Forrester bir erkek ve sen bir kadınsın. Kadın yazarların özkurmacaya daha yatkın olduğu söyleniyor, sen ne düşünüyorsun?
Annie Ernaux: Hayır, bence hem erkekler hem de kadınlar bu şekilde yazıyor, arada temel bir fark görmüyorum. Günlüklerini yayınlayan erkek yazarlar bile var sonuçta.
Ayrıca, kişinin kendi deneyimleri hakkında yazmasının pek çok farklı yolu var. Tsushima-san, senin eserlerinde beni gerçekten etkileyen şeylerden biri, kurguya aktarılması genellikle zor olan şeyleri yazma biçimin. Örneğin, oğlun öldüğünde, o yokken diğer insanların hâlâ hayatta olmasının sana ne kadar saçma geldiğini ve ölümüne sebep olan uçak kazasının gerçekleşmesini dilediğin için buna sebep olduğunu düşündüğünü yazmıştın. Bunları açıkça kâğıda dökebilmen metnini çok daha güçlü, çok daha gerçekçi kılıyor.
Yuko Tsushima: Bana sorarsan bir kadın olarak yazma deneyiminin özel bir yanı var. Belki de varlığımız yazılı tarihte neredeyse hiç yer almadığı için, kadın yazarlar görünmez olanın o zengin sesini taşıyor gibi hissediyorum. Bir kadın olarak yazabileceğim şeylerin bir erkekten çok daha fazla olduğunu düşündüğümde belli bir mutluluk hissediyorum. Sen hiç böyle hissediyor musun?
Annie Ernaux: Evet, tamamen katılıyorum. İster tarihe ister günümüze bakın, hakkında yazılması gereken ne çok şey olduğunu görebilirsiniz.
Örneğin, (Woman Running in the Mountain’da) doğum deneyimini yazma biçimin o kadar güzel ki… Kadın kahramanın başına ne geleceği hakkında hiçbir fikri yok. Emzirme ve annelikle ilgili pasajlar, küçük erkek çocukların nasıl davrandıklarına dair betimlemeler, kreşte ortaya çıkan sorunlar – edebiyat tarihinde hiç bu kadar ciddi bir şekilde ele alınmamış şeyleri son derece ayrıntılı biçimde anlatıyorsun.
İnsanın kafasını karıştıracak denli göz kamaştırıcı bir metin. Şayet o metin erkeklerin bilmediği başka bir konuda olsaydı, hakkında bu kadar ayrıntılı yazman üzerine konu evrensel bir fenomen olarak kabul görür ve erkekler onu yeni bir keşif gibi selamlardı. Metinlerinden, kadınların eserlerinde yer alan dramatik unsurların ifade edilmeyi ve tartışılmayı ne kadar çok hak ettiklerini öğreniyorum.
Yuko Tsushima: Evet, kesinlikle. Dile bakalım örneğin: Japoncada hamilelik ve doğumla ilgili pek çok kelime erkekler tarafından icat edildi, bu bile başlı başına rahatsız edici. Sonuçta hamilelik ve doğum kadınları ilgilendiren şeyler, bu yüzden romanlarımı yazarken bunları bir kadının ağzından ifade etmek istiyorum – bir kadının ağzından ve daha da önemlisi kendi ağzımdan, çünkü bunları bizzat deneyimledim.
Az önce bahsettiğin kitabımda, metnin içine bir bebek günlüğü ekledim ama insanlar bundan pek hoşlanmadı. “Bebeğin ne kadar süt içtiği ya da kakasının ne kadar yumuşak olduğu gibi sıkıcı şeyleri daha ne kadar yazmaya devam edeceksin?” falan dediler (gülüyorlar).
Yani senden bunları duyduğum için minnettarım Annie. Bunları işitmek çok cesaret verici, çünkü o kitabı elbette gayet bilinçli ve iradi biçimde yazdım. Bugünden bakınca belki anlamak güç ama ilk yayınlandığında çok az okur tarafından sevilmişti.
Senin Yalın Tutku (Passion Simple) kitabının Japonca eleştirilerinde insanlar genelde kitabın ‘tutku’ kısmına odaklanmış, bunu anlıyorum ama şahsen ben kitabın gündelik olana bakma biçimiyle çok daha fazla ilgilendim. Üzerimde büyük bir etki bıraktı. İnsanlar kendi bireysel hayatlarını yaşamaya devam ediyor ama aynı zamanda Irak’ta savaş ya da başka şeyler oluyor. Eminim, bir şeyin bizi ansızın vurduğu ve hayatlarımızın sonsuza dek değişmesine yol açan bir deneyim yaşamışızdır hepimiz. İşte kitabın dünyasını da bu bakış açısıyla, tüm fazlalıklardan kurtularak yaratmışsın. Genellikle bunu bilinçsizce yaparız ama sen bunu kasıtlı olarak yapıyorsun, beni bu derece etkileyen de bu.
II.
Bir şeyi zamana emanet etmek
Annie Ernaux: Sanırım eserlerinle ilk kez 1990 yazında, Pursued by the Light of the Night’ın (Yoru no Hikari ni owarete) Fransızca çevirisinin çıktığı yıl karşılaştım. Kitabı neden elime aldığımı tam olarak hatırlamıyorum ama hem bir yazar hem de bir kadın olarak üzerimde bıraktığı etkiyi hatırlıyorum.
Kitapta beni etkileyen ilk şey ikili yapısıydı. Metin bir yandan 11. yüzyıl Japonyası’ndan gizemli birine sesleniyor, diğer yandan da günümüzde yaşayan ve kendi koşullarını aktaran bir kadın anlatıcı sunuyor. Ancak roman her ikisini de tek bir kurgusal gerçeklik içinde bir araya getiriyor.
Ayrıca üslubunun ne kadar sade olduğunu ve aynı zamanda detaylara gösterdiğin özeni de o kitapta fark ettim. Özellikle çocuğu öldükten sonra dünyanın anlatıcıya nasıl göründüğü beni çok etkiledi. Orada oturmuş, dünyanın öbür ucunda yaşayan bir kadın tarafından yazılmış bu metni okurken, kendimin de onun yerinde olabileceğini hissettim.
Açıkçası başlangıçta kitabın yapısına alışmakta güçlük çektim ve hatta zaman zaman, özellikle de gerçek dünya ile hayalî dünya arasında gidip gelirken kendimi biraz kaybolmuş hissettim. Ama sonunda hikâyeyi oluşturan kaybın derinliğini göstermek için bunun gerekli olduğunu anladım ve kitap beni içine çekti.
Önce yazarın özel hayatında meydana gelen kaybı ve yazarın bu kaybı göğüslemek zorunda kaldığı çok zor koşulları okuyoruz. Ancak hikâye ilerledikçe bu kayıp duygusu zaman ve mekân boyunca genişliyor ve bir şekilde kadının kişisel koşullarını aşıyor. Başka bir deyişle metin gerçek dünya, hayalî dünya, geçmişteki insanlar, şu anda yaşayan insanlar ve hayatta olması gereken ama olmayan insanlar arasında bir tür akrabalık yaratıyor.
Sana kitabın 11. yüzyılda yaşayan bir kişiye seslenen kısımlarını sormak istiyorum. Nasıl oluştu bu biçimde yazma fikri? Organik, kendiliğinden mi gelişti, yoksa üzerine düşünerek, çalışarak bulduğun bir şey mi?
Yuko Tsushima: Az önce bahsettiğin her şey gerçekten başıma geldi. Japonya’da, daha doğrusu Budizm’de yeniden doğuş kavramı vardır ve ben bu ölümü bir yazar olarak değil de bir anne olarak nasıl kabulleneceğimi düşünürken, çocuğumun belki de zamanı aşmış olabileceği aklıma geldi. Belki de antik İtalya’da doğmuş ve sonra bir yerlerde kaybolmuştu. Bir yıl kadar bir süre boyunca, belki de bir yerlerde onun bir resmini bulabileceğimi düşünerek birçok eski tabloya baktım.
Aynı zamanda, Heian Japonyası’nda yaşamış saray kadınları tarafından yazılmış metinleri okuyordum ve onları tanımaya başladıkça, belki onların da çocuklarını kaybetmiş olabileceklerini düşünmeye başladım. Ortak hüznümüz sayesinde birbirimizi anlayabileceğimizi düşündüm ve birdenbire bir yazarın değil de bir annenin bakış açısından yazma isteği duydum. Kitabın kurgusu da bu şekilde ortaya çıktı.
Bir başka mesele de, (çocuğum öldükten sonra) bu süre zarfında zamanın akışından koptuğum hissine kapılmamdı. Zamanın içinde olmak yerine, onun sanki benim dışımda akıp gittiğini görüyordum. Bu deneyimi bir şekilde yakalamak istedim. Bu romanı, içinde tam olarak ne olacağını bilmeden yazdım, ama yazarken gerçekten başıma gelen şeyleri anlatmaya çalıştım – yaratmak istediğim etki buydu.
Bu da beni senin kitabın Yalın Tutku’yu okurken düşündüğüm bazı şeylere götürüyor, izninle biraz anlatmak istiyorum.
Az önce seni dinlerken aslında birbirimizi çok tanımıyor olsak da aramızda daha derin bir bağ olduğu hissine kapıldım.
1991-1992 yılları arasında Paris’te, Doğu Dilleri ve Medeniyetleri Ulusal Enstitüsü’nde modern Japon edebiyatı üzerine bir ders verdim. Ben Japonya’dan ayrılmaya hazırlanırken Körfez Savaşı patlak verdi ve Japon hükümetinin savaşa büyük miktarda para bağışladığı ortaya çıktı. Japonya’daki pek çok yazar bunun Japon anayasasını ihlal ettiğini iddia etti ve buna karşı çıktı, ancak sesleri ciddi bir şekilde bastırıldı. Bir yazar olarak kendi kariyerimde bu tür olayların ağırlığıyla nasıl başa çıkmam gerektiği sorusunu düşünerek ağustos ayında Tokyo’dan Paris’e gittim.
Paris’e vardığımda bir arkadaşım Yalın Tutku’yu okumamı tavsiye edince ne hakkında olduğunu bilmeden aldım kitabı. Bu, Körfez Savaşı’nı herhangi bir şekilde ele alan okuduğum ilk kitaptı – beni şaşırtan ilk şey buydu. Bir kadın herhangi birimizin kendini içinde bulabileceği zorlu ve tüketici bir aşk ilişkisine kapılıyor. Ve aniden Körfez Savaşı başlıyor.
Bu sadece benim yorumum ve bu konuda tamamen yanılıyor olabilirim, ancak kitabın anlamakta güçlük çektiğim bir bölümü vardı.
Bir noktaya kadar, anlatıcı kendinden bahsederken tamamlanmamış geçmiş zaman (imparfait) ya da birleşik geçmiş zaman (passé composé) kullanıyordu. Ancak Körfez Savaşı patlak verdikten sonra anlatıcı, belki de aşk ilişkisinin artık bittiğinin farkında olduğu için, ilişkisinden yalın geçmiş zamanda (passé simple)bahsetmeye başlıyor. Bu hikâye anlatımı için tercih edilen zaman kipidir ve kapalı bir formdur. Ve sonra kitabın adı olan Yalın Tutku’nun (Passion Simple) bu gramer zamanıyla, passé simple ile bağlantılı olup olmadığını merak ettim.
Bunu fark etmek benim için çok ilginçti, çünkü dilbilgisindeki zaman kiplerine göre düşünme biçimi Japoncada mümkün olan bir şey değil. Sanki seçtiğin zaman kipi, siyasi bir katliama tanık olmanın şokunu yansıtıyor. Belki çok fazla yorum katıyorum ama kitabın zamansallığı bu açıdan çok enteresandı. Geçmiş zaman ile geniş zaman arasındaki ayrım... Yabancı dilde bir metin okurken bu tür şeyler gerçekten dikkatimi çekiyor (gülüyor).
Annie Ernaux: Küresel ölçekte trajik bir olayı ve kendime ait çok özel bir trajediyi eşzamanlı yaşadım. Adam Körfez Savaşı sırasında geri döndü ve bu yüzden zihnim bu iki olay arasında bir bağ kurdu. Ve hayatımda bölük pörçük bir dipnot olmaktan öteye gitmeyen bu olay, sonunda beni bir kitap yazmaya yöneltti.
Zaman konusuna gelince… Fransızcada geçmişin bugünle ilişkisine bakarak farklı zaman kipleri kullanabiliyoruz, evet. “Yarım-geçmiş” diyebileceğimiz tamamlanmamış geçmiş zaman kipi ile çoktan bitmiş şeyler hakkında konuşmak için kullandığımız geçmiş zaman kipi bir ayrım yapabilmemizi sağlıyor. Tamamlanmamış geçmiş zaman işlerin ‘o zamanlar’ ya da ‘eskiden’ nasıl olduğu hakkında konuşmak için kullanılır. Başka bir deyişle, bir tür sihirle hâlâ ayakta kalan bir dünyayı anlatmak için kullandığımız bir masal kipidir. Yani bir şeyin bitmemiş, hâlâ devam eden bir yönü hakkında konuşmak için kullanılır.
Körfez Savaşı patlak verdiğinde gerçeklik aniden ivme kazanmaya başlamış gibi hissettim – sanki aniden harekete geçen bir yürüyen merdivende duruyormuşum gibi zamanın ilerlemeye başladığını somut olarak hissediyordum. Ve böylece, senin de belirttiğin gibi, tamamlanmamış geçmiş zamanda aktardığım öykünün zamansallığı değişiverdi.
Yuko Tsushima: Hayatlarımız, kişisel deneyimlerimizin eklediği katmanlarla sürekli biçim değiştirir – âşık olmak ya da Bir Kadın’ın (Une femme) anlatıcısının başına geldiği üzere yakınlarımızı kaybetmek gibi deneyimler... Ancak bu deneyimler gerçekliğin zamansallığından bağımsız olarak var olmazlar. Bana öyle geliyor ki Annie, kişisel deneyim ile gerçek dünya arasındaki ilişki konusunda son derece hassassın. Hayal dünyasında kaybolup gitmiyorsun ya da zamanı benlikten kopuk bir tür ‘öteki’ olarak tasvir eden basitleştirilmiş bir gerçeklik fikriyle ilgilenmiyorsun. Ve gerçek insanların hayatlarını tam olarak böyle yaşadığını gösteriyorsun. Benim için kitaplarının en ilgi çekici yönü bu.
Annie Ernaux: Bunu söylediğin için çok teşekkür ederim. Sözlerini olduğu gibi kabul ediyorum. Tsushima-san, senin eserlerinde ise her zaman bir kayıp var, ancak daha sonra bu kaybın yarattığı boşluğun bir biçimde dolduğunu, bir tesellinin doğduğunu görüyoruz. Daha önce kayıt tutmayı sevdiğini söylemiştin, ama ben kitaplarının “şeyleri” daha geniş anlamıyla ölümsüzleştirdiğini düşünüyorum – onları sayfada yakalayarak zamana hapsediyor gibi. Tüm kitaplarının arka planında her zaman bir kadının varlığını hissediyorum. Bazı durumlarda odaklandığın şey kadının rüyaları oluyor, bazılarında ise Woman Running in the Mountain’da olduğu gibi mekânın kendisi. Ama kadın her zaman parçalanmış, dağılmış olanı bir araya getirmeye çalışıyor. “Mutluluğu aramak” belki yetersiz bir ifade ama sanki karakterlerin bunun için çabalıyor.
III.
Sansürcü bakış
Annie Ernaux: Otosansür hakkında ne düşündüğünü merak ediyorum Tsushima-san. Fransa’da kadınlar artık her türlü konuda yazıyorlar, ancak aynı zamanda sürekli ana akımın –ki bu ana akımın çoğu erkeklerden müteşekkil– eleştirel bakışına maruz kalıyorlar, bu da kadınların kendilerini sorgulamalarına sebep oluyor. Kadınların da bu erkek bakış açısını içselleştirdiklerinden bahsetmiyorum bile... Örneğin romantizm veya seks hakkında yazarken, erkeğin bakış açısı hep zihinlerinin bir köşesinde durur, onun metni nasıl algılayacağını düşünerek yazarlar. Bence kadınlar kendi deneyimlerini olduğu gibi, yaşadıkları şekliyle, öznel biçimde aktarmalılar.
Komik bir şey anlatayım; 1991 yılında Fransız yazar Michel Truniet hakkımda çok aşağılayıcı şeyler yazdı ve hijyenik pedler, yer temizliği ve benzeri konularda yazmayı bırakmamı rica etti.
Yuko Tsushima: Japonya’daki durum da çok benzer. Şu anda hiç tam zamanlı edebiyat eleştirmeni kadın yok. Olsa bile, kesinlikle sosyolojik olarak kendilerini farklı pozisyonlamak zorunda kalacaklardır. Yani aslında tüm eleştirmenler erkek!
Annie Ernaux: Biliyorsun, Fransa’da kürtajın hâlâ yasadışı olduğu dönemde kürtaj yaptırmıştım. Çok gençtim. Bu konuyu yakında Japonca çevirisi çıkacak olan Olay adlı kitabımda anlattım. Gençken doğum kontrolü ve kürtajın yasallaşması için pek çok harekete ve protestoya katıldım, ancak yaşadıklarımı nihayet yazabilmem otuz yılımı aldı. Çok zorlayıcı ama aynı zamanda da biçimlendirici bir deneyimdi, çünkü beni ölümle yüz yüze gelmeye zorladı. Sanırım benlik duygumu şekillendirdiğini bile söyleyebilirim. Ve tüm bunlar hakkındaki düşüncelerimi çok iyi yansıttığı için, Olay’ın epigrafında O Dreams, O Light! kitabından bir alıntı kullandım: “Kim bilir hafızanın şeylere son noktasına kadar bakmak olmadığını?”
IV.
Edebiyatta ‘hakikat’ nedir?
Annie Ernaux: Bence bu hem çok önemli hem de lüzumlu bir soru. Bazı insanlar bunu naif bulabilir ama ben her zaman hakikate erişmek için yazarım. Bana sorarsan edebiyat hakikatin peşinde koşuldukça değer kazanır, ki bence bu zamanın ötesinde bir şeydir.
Bununla birlikte, hakikatin asla ulaşamayacağınız bir şey olduğunu düşünüyorum. Hakikat, yakalamaya çalıştıkça sürekli sizden kaçar. Dolayısıyla mesele onu sabit bir biçimde temsil etmeye çalışmak değil, ‘ÊTRE’nin, yani ‘olmak’ın gerçek biçimine en çok yaklaşan kelimeleri aramaktır. Önemli olan hakikate yaklaşma sürecidir, çünkü hakikat “bu”dur dediğiniz anda yanılırsınız. Bazıları buradan hakikatin var olmadığı ya da peşinden gitmenin bir anlamı olmadığı sonucunu çıkarabilir ama ben öyle düşünmüyorum.
Yuko Tsushima: Somut bir örnek üzerinden anlatmaya çalışayım, çünkü öylesi daha kolay anlaşılacaktır. Yakın zamanda evime bir hırsız girdi. Cam kapıyı kırdı, sonra benim orada olduğumu görünce kaçtı – neyse ki zarar gören tek şey kapı oldu. Bunun son derece önemsiz, kişisel bir olay olduğunu düşünebiliriz, değil mi?
Aynı gün Japonya’da genç kuşaktan bir kadın yazarın intihar ettiğini öğrendim. İkimiz de aynı alanda çalıştığımız için bu benim için büyük bir şok oldu. Son olarak –ve yine aynı gün– Irak’ta rehin tutulan Japon gönüllüler serbest bırakıldı. Bazı insanlar rehinelerin pervasızca davrandıkları için suçlu olduklarına ve Japon hükümetinin onları kurtarmaması gerektiğine inanıyordu.
Bu üç olayın aynı gün gerçekleşmesinin ne anlama geldiğini düşündüm ve bunun muhtemelen yeni bir kitabın başlangıcına işaret ettiğini fark ettim. Çünkü tüm olaylar tek bir soruyla bağlantılıydı: Bir kadın yazar günümüzde ve çağımızda nasıl yaşamalı? Sorunun cevabı beni nasıl ve nerede bulacak, hiçbir fikrim yok. Ama gerçek şu ki, bu üç şey gerçekten eşzamanlı olarak gerçekleşti ve bu eşzamanlılığın ardında bir anlam aramaktan kendimi alamamam, bence edebi yaratım süreciyle derinden ilgili.
Annie Ernaux: Bu duyguyu çok iyi anlıyorum. Bu söylediğin, başımıza gelen şeylerin önceden belirlenmiş katî anlamları olduğu manasına gelmiyor, bence bizim yazar olarak işimiz bu örtülü anlamları ve bağlantıları tespit etmek.
Yuko Tsushima: İster evime bir hırsız girsin, ister Irak’ta yüzlerce insan ölsün, buna her zaman akşam yemeğinde ne yiyeceğim sorusu eşlik eder. İnsanlık kendini yemek, uyumak, sıçmak gibi günlük rutinlerden soyutlayamaz.
Annie Ernaux: Akşam yemeği hazırlamak, alışveriş yapmak – zaten bunlar ayrı bir gerçeklikte vuku bulmuyor. Dünya meselelerinden ya da diğer büyük olaylardan farklı bir boyutta da değiller. Belki de kadınlar bu tür şeylere karşı daha duyarlıdır. Erkeklerin kamusal olanı özel olandan ayırma eğilimleri var, ancak bu tür bir ayrımın gerçekten mümkün olmadığına işaret etmek zorundayız.
V.
Kadınlar konuştuğunda
Yuko Tsushima: Sence kadın ve erkek arasındaki farklılıklar yapısal mı?
Annie Ernaux: Öyle olduğunu düşünmüyorum. Bu farklılıkların üstesinden gelebileceğimizi ama bunun çok uzun zaman alacağını düşünüyorum. Fransız toplumu değişiyor ve genç nesiller arasında erkeklerin ev işlerini ve çocuk bakımını üstlenmesi daha normal hale geliyor. Bence eşitlenme konusunda epey yol aldık. Ancak mesele dünyayla ilişkilenme, ona bakma biçimimize geldiğinde önümüzde hâlâ uzun, çok uzun bir yol olduğunu hissediyorum. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, biz kadınlar sadece kadın olduğumuz ve yazar olduğumuz için belirli roller üstlenmek zorundayız.
Yuko Tsushima: Gördüğüm kadarıyla Paris, Tokyo’dan çok daha iyi durumda. Burada işler hâlâ çok zor.
Annie Ernaux: Ben de öyle düşünüyorum. Az önce Japonya’da hiç kadın eleştirmen olmadığı konusunda söylediklerin de bunu düşündürdü. Japonya’daki önemli edebiyatçıların yüzde kaçının kadın olduğunu söyleyebilirsin?
Yuko Tsushima: Önde gelen gazeteciler arasında çokça kadın var.
Annie Ernaux: Evet, Fransa’da da öyle.
Yuko Tsushima: Ancak eserleri nesilden nesile aktarılacak ve insanların uzun süre okumaya devam edeceği kadın yazarların sayısının çok az olduğunu söyleyebilirim. Bir oran vermek zor, ama örneğin büyük edebiyat ödülleri adayları üzerinden düşünürsek, muhtemelen yüzde yirmi civarında. Eserleri temelde tüketim ürünü sayılabilecek çok genç, popüler ve gösterişli bazı yazarlar var, ama eminim benzer eğilimler dünyanın her yerinde bulunabilir.
Annie Ernaux: Fransa’da gazetelerin edebiyat eklerinde kitap eleştirileri yayınlanan yazarların yaklaşık üçte birinin kadın olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Medya her zaman erkeklerden daha fazla kadın yazar varmış gibi gösteriyor ama bu aslında doğru değil.
Otuz yıldır yazıyorum, ancak benim gibi 1970’lerde ortaya çıkan, arkasında anlamlı eserler bırakan ve bugün hâlâ yazmaya devam eden nispeten az sayıda kadın yazar var. Kadınlardan çok daha fazla sayıda erkek ise sadece yazarlık yaparak hayatını idame ettirebiliyor.
Yuko Tsushima: Japonya’da bir de şu var: Hem evli hem yazar olmanın mümkün olmayacağına inanılıyor. Bugün yazan kadınların çoğu ya boşanmış ya da bekâr kalmayı ve çocuk sahibi olmamayı seçmiş.
Annie Ernaux: Fransa’da da kadın yazarların çocuk sahibi olmaması yaygın bir durum. Ben de uzun zaman önce boşandım. Hem evli hem de yazar olmak çok zor.
Yuko Tsushima: Üç yıl önce Fransa’ya gittiğimde Phillipe Forest benim için Nantes, Paris ve Lyon’u kapsayan bir gezi ayarladı ve Nantes’da Geneviève Prizac’la çalışma şansına eriştim.
Annie Ernaux: Evet, aslında o proje bana teklif edilmişti, ancak gidemedim, çünkü Kuzey Fransa’da bir sempozyumum vardı, böylelikle iş Geneviève’e gitti. Bana Yuko Tsushima ile buluşacağını söylediğini hatırlıyorum. Kendisi iyi bir arkadaşımdır.
Yuko Tsushima: Prizac’ın Flannery O’Connor üzerine yazdığı harika deneme burada Chikuma Shobo Yayınevi’nden çıktı. Beraber gerçekleştirdiğimiz panelde seninle de konuştuğumuz kadın edebiyatı ve kadınlar için yazmanın ne anlama geldiği gibi pek çok şeyi konuştuk.
Erkek bir dinleyicinin söz alıp bugünlerde kadın yazarlara gereğinden fazla ilgi gösterildiğini, şikâyet etmeye hakları olmadığını, artık kadınların eser yayınlatmasının erkek yazarlara göre çok daha kolay olduğunu, eserlerinin çok daha fazla ilgi gördüğünü, artık üstünlüğün onlarda olduğunu söylediğini hatırlıyorum. Üstelik adamın sözleri izleyicilerden büyük alkış aldı, şoke olmuştum.
Annie Ernaux: Evet, bambaşka bir kadın yazarın ismini gündeme getirip sizin de ona çok benzer yazdığınızı söyleyerek sizi bir kutuya koyan ve sadece o grubun bir üyesi olarak değeriniz olduğunu söyleyen insanlar var. Başka bir deyişle, eserinizi bireysel olarak değil, sadece bir ‘kadın yazar’ın eseri olarak değerlendiriyorlar. Buna sık rastlıyoruz. Üstelik bunu zaman zaman kadınlar da yapıyor.
Yuko Tsushima: Evet, bu Japonya’da da oluyor.
Annie Ernaux: Erkek yazarlar kadın yazarlara yapıldığı gibi sık sık birbirine benzetilip birbirlerinin alternatifi olarak gösterilmiyorlar, değil mi?
Yuko Tsushima: Belki şimdi biraz değişmiştir ama Japonya’da uzun yıllar boyunca kitapçılardaki sınıflandırma bile buna işaret ediyordu. “çağdaş edebiyat” diye bir bölüm vardır örneğin ama orada sadece erkek yazarların kitapları olur. Sonra “kadın edebiyatı” için ayrı bir bölüm vardır ve ne yazık ki orada birdenbire pembe kapaklı bir sürü kitap görürsünüz. Bu, ‘kadın edebiyatı’nın nasıl kendi başına bir tür haline geldiğini gösteriyor.
Annie Ernaux: Maalesef kadınların da bu anlayışı teşvik ettiği oluyor, kadınların en iyi yaptıkları şeyin aşk romanları yazmak olduğunu öne süren kadın dergileri mesela…
çev. EYLÜL GÖRMÜŞ
YUKO TSUSHİMA
Yuko Tsushima (1947-2016) kendi kuşağının en önemli Japon yazarlarından biri olarak kabul edilir. Ünlü romancı Osamu Dazai’nin kızı olan yazar birçoğu içerik ve üslup açısından çığır açan otuz beşten fazla romanın yanı sıra çok sayıda kısa öykü ve denemeye imza attı. Mountain of Fire adlı romanıyla Tanizaki Ödülü’nü ve “Silent Traders” adlı kısa öyküsüyle Kawabata Ödülü’nü kazandı.
İlk dönem kurguları büyük ölçüde otobiyografikti, ancak daha sonraki eserleri bekâr bir anne olarak deneyimlerine dayanır; daha deneysel ve çok katmanlıdır. Çalışmalarında Japon İmparatorluğu’nun tarihsel mirasından beslenmiş, sözlü destanlardan ve pre-modern Japon masallarından ilham almıştır. Kitapları ondan fazla dile çevrildi. İngilizceye çevrilen eserleri arasında The Shooting Gallery, Köpeklere ve Duvarlara Dair,Laughing Wolf, Territory of Light ve Woman Running in the Mountains sayılabilir. Savaş sonrası Japonyası’ndan 3.11’deki nükleer felakete kadar bir grup melez yetimin hayatını anlatan Wildcat Dome adlı romanının İngilizce çevirisi 2024’te Farrar, Straus ve Giroux tarafından yayımlanacak.
ANNIE ERNAUX
Annie Ernaux, 2022 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi, kurgu ve anı türünde yirmi kadar eserin yazarıdır. Babamın Yeri ile Prix Renaudot Ödülü’ne layık görülmüş olan Ernaux, Marguerite Yourcenar Ödülü’nün de sahibidir. Ayrıca Uluslararası Strega Ödülü ve Fransız-Amerikan Çeviri Ödülü’nü kazanmış ve Seneler kitabı ile Uluslararası Booker Ödülü için kısa listeye kalmıştır. 2019 yılında Prix Formentor’un sahibi olmuştur. Şu anda Fransa’nın en önemli edebi sesi olarak kabul edilmektedir ve Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk Fransız kadındır.
[1] Ben-Roman; Japon edebiyatında, yazarın hayatındaki olaylardan yola çıkarak hikâyesini kurguladığı, daha serbest bir dille yazılan romanlara verilen isim.
Önceki Yazı
Bir flâneuse olarak Tomris Uyar:
“Mavi-uç”lu kentte yürüyen kadınlar
“Uyar’ın öykülerinde kente karışmak, kentte yürümek muhtelif sebeplerle hareket halinde olan kadınlara evindeymiş gibi duyumsatmıyor. Bilakis, bu yürümeler türlü tehlikelere ve tehditlere açık.”
Sonraki Yazı
Hanioğlu'nun Atatürk - Entelektüel Biyografi'si üzerine (II):
“Şefli bir İttihat ve Terakki Partisi”nin ebedi şefi
“Hanioğlu'nun kitabı sadece Türkiye’de egemen olan Kemalizm değerlendirmelerine büyük bir darbe olarak değil, son yıllarda gündeme gelen ve 'Tek Parti dönemi apolojisi' olan post-Kemalizm, post-post Kemalizm tartışmalarının temelsizliğini gösterir bir eser olarak okunmalıdır.”