• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Anma yazısı olarak kısa bir Jameson turu

“Jameson, Hegelci Marksist düşünce okulu içinde bir düşünürdü, Frankfurt Okulu’nun, özellikle Adorno’nun içkin eleştiri yolundan giderek Marksist tarihsel anlatıyı kültürel boyutta yeniden kurmaya girişti...”

Fredric Jameson. Fotoğraf: Jared Lazarus, Duke Üniversitesi, 2013.

MAHMUT MUTMAN

@e-posta

PORTRE

10 Ekim 2024

PAYLAŞ

Fredric Jameson’ın edebiyat, sinema ve kültür eleştirileri, özellikle eleştirel kurama Hegelci Marksist düşünce okulu içinden yaptığı özgün katkı çok uzun yıllar boyu tartışılacak. Bu katkının ayrıntılı bir kuramsal sunumunu kısa bir yazının sınırları içinde yapmak elbette mümkün değil. Ama bazı yapıtları Türkçeye tercüme edilmiş (daha pek çokları da mutlaka tercüme edilmesi gereken) bu ilginç düşünüre nasıl yaklaşmamız ve onu okurken nasıl düşünmemiz gerektiği konusunda birkaç kısa not düşmek mümkün olsa gerek.

Bir başka Marksist?

Leo
Strauss

İlk sözüm Marksist olmayan ve Marksist olduğu için Jameson’ı okumayı reddedenlere. Bir karşı örnek verelim. Leo Strauss muhafazakâr bir düşünürdür. Görüşlerine hiçbir sempati duymamakla birlikte, şunu sarsılmaz bir inançla savunurum: Bugün siyasal kuram ve siyasal felsefe çalışmak isteyen hiç kimse, görüşü ne olursa olsun, Leo Strauss’u okumadan yapamaz. Son derece ilginç Spinoza yorumundan çağdaş toplumda dinin rolüne kadar tüm görüşleriyle Leo Strauss özgün bir düşünürdür; onu bilmeyen bir entelektüel eksik kalmış demektir. Aynı şey, görüşünüz ne olursa olsun, Fredric Jameson için de geçerlidir. Çağdaş kültürün neredeyse tümünü, edebiyatı, sineması ve felsefesiyle katetmiş, birbirinden özgün eserler vermiş, Orhan Koçak’ın hoş ifadesiyle hep “kendini yoldan çıkarmış” bu olağanüstü verimli düşünürü okumayan, bilmeyen eksik kalır.[1]

Jameson’ı okumak

Okuyalım, ama tabii Jameson’ı okuyanların çok iyi bildiği gibi, o okunması hiç de kolay olmayan bir düşünürdür. Bu okuma zorluğu, başka entelektüelleri anlaşılmazlıkla itham eden egemen ilerici kamuoyunun Jameson’dan genellikle bu ithamı sakınmalarının ardında kayboldu sanırım. Halbuki Jameson okuması kolay olmayan bir düşünürse, bunun öncelikle yönteminden geldiğini vurgulamak ve bu yöntemin nasıl çalıştığını, felsefi, ahlaki ve siyasal önemini anlamak gerekir.

Theodor
W. Adorno

Jameson, Hegelci Marksist düşünce okulu içinde bir düşünürdü, ama onun Hegelciliği, diyalektiği biraz “harcıâlem” kullanan resmî veya Ortodoks Marksizmin Hegelciliğinden bir hayli farklıydı. Ortodoks Marksizmin eleştiri tarzı Marx’ın Hegelciliği kullanma tarzından başka bir yönde gelişmişti. Marx, Hegel’in spekülatif yöntemi diyalektiği kullandı, ama kullanımı sermayenin tamamen soyut oluşum ve hareket mantığının tüm uğraklarından geçmeye yönelik bir kullanımdı. Hegel’in diyalektik yöntemi içkin bir yöntemdi, ama Ortodoks Marksizm bunu aşkın bir eleştiriye dönüştürdü. Jameson ise Frankfurt Okulu’nun, özellikle Adorno’nun içkin eleştiri yolundan giderek Marksist tarihsel anlatıyı kültürel boyutta yeniden kurmaya girişti.

Aşkın ve içkin eleştiri tarzları arasındaki farkı, biraz şematize etmek pahasına şöyle ifade edebiliriz. “Aşkın” eleştiri, sistemin bütünlüğünün dışında varolduğuna, bütünlüğü aştığına inanılan bir doğruya veya hakikate göre yapılır. Özellikle geçmişin resmî Marksizminin “bilimsel ideoloji” kavramında dile gelen, tam böyle aşkın, dokunulmaz, saf bir hakikattir. Ama bu sadece Marksizmde görülen bir hata değildir. Aslında başka ideolojilerde de rastladığımız bir eleştiri tarzıdır. Örneğin modern bir siyasal ideoloji olarak İslamcılığın Batı eleştirisi, kendi doğrusunu sistemin dışına yerleştiren tipik bir aşkın eleştiri örneğidir.

“İçkin” eleştiri ise, sistemin bütünlüğünün içinde oluşan çelişkilerin ve karşıtlıkların hareketi üzerinde yoğunlaşır. Bir başka deyişle, “bütünlük” karşıtlıkların ve çelişkilerin sürekli çözülüp yeniden kurulduğu bir devinim halinde görülür. Dolayısıyla, o bütünlüğü aşacak nokta dışarıdan empoze edilemez, ancak bütünlüğün içkin hareketinin eleştirel çözümlemesiyle oluşturulur. Marksist içkin eleştirinin kurucusu Theodor Adorno olmuştu. Onun eleştirisi, sistemin marjinlerinde oluşan öncü sanat yapıtlarının açıcı ve dönüştürücü rolü üzerinde odaklanmıştı. Marksist içkin eleştirinin ikinci büyük ismi olarak Jameson’ın özgünlüğü ise, yüksek kültür-popüler kültür ayrımını temel almayan bir yaklaşım içinde popüler kültürün, örneğin Holywood sinemasının ürünlerini de içkin eleştiri yöntemiyle incelemesi, onların çelişkilerini ve ütopik öğelerini yakalamaya yönelmesiydi.

İşte Jameson’ı okumanın zorluğu buradan gelir. İçkin eleştiri, incelediği nesnenin sunduğu imkânları ve imkânsızlıkları içeriden anlamak istediği için, o nesnenin mümkün tüm dolayımlarından geçerek yapılır. Dolayısıyla Jameson’ı okurken, yer yer “lafı ne kadar da dolandırıyor” izlenimine kapılabilirsiniz. Jameson’ın metinleri kendini kolayca bir yanıta veya çözüme tercüme etmeyen, doğruyu hemen kapınıza bırakmayan, anlamı çabucak tüketmeyen, çoğulluğunu ve karmaşıklığını koruyan ve sizden düşünmeyi talep eden metinlerdir.

Dedikodu faslı: “Yapısalcılık” ve “postmodernizm”

Düşünürleri değil, düşünürlerin özetlerini okumaya yatkın egemen kültür sanayi ve yayıncılık pratiği açısından Jameson, “yapısalcılık” ve “postmodernizm” denen şeyleri eleştirmiştir. Bu yanlış mı? Elbette değil, ama önce onun eleştiriden ne anladığına ve eleştiriyi nasıl yaptığına bakmak gerekir. Çünkü Jameson’ı dikkatli okuyan biri, onun bu eleştirilerinin eleştirdiği metni yakın okumaya tabi tutan bir takdir, kavrayış ve özenle yapıldığını hemen anlar. Jameson, Marksist bir kültür eleştirisinin biçimi asla ihmal edemeyeceğine inanıyordu.[2] Eğer Jameson’ın iki ciltlik devasa çalışması (sanırım henüz Türkçeye çevrilmemiş olan) Ideologies of Theory’yi (“Kuramın İdeolojileri”) veya en etkili çalışmalarından Siyasal Bilinçdışı’nı okursanız, onun resmî yapısalcılığın (yani R. Barthes’dan ziyade C. Levi-Strauss ve Andre Greimas’nın) “semiyotik kare” dedikleri yapısal analiz birimini ideolojileri çözümlemede nasıl ustaca kullandığını görürsünüz.[3] Jameson için, “yapısal semantik” tarihsel dönemlerin ve ideolojilerin diyalektiğini göstermek için kullandığı önemli araçlardan biridir.

Jameson, Siyasal Bilinçdışı isimli çalışmasında bize, biraz basitleştirirsek şöyle söylüyordu: Sanat yapıtları, bilinçdışına bastırılan gerçek toplumsal ve kültürel sorunlara bulunmuş simgesel çözümler olarak okunabilir. Dolayısıyla eleştirmenin görevi yapıtın simgesel çözümü olan altta yatan sorunu yeniden formüle etmenin yolunu bulmaktır. Böylece Jameson yapısalcılığın ve post-yapısalcılığın dersini ne kadar iyi anlamış olduğunu gösteriyordu: Asıl eleştiri noktası metnin anlamının ne olduğu değildi; eleştiri, metnin nasıl öyle bir metin olarak ortaya çıktığı üzerinde odaklanmalıydı. Önemli olan edebi metnin veya filmin bir toplumsal sorunu açıkça “konu” edinmesi değil, konu edindiği herhangi bir sorunun nasıl bir toplumsal ve siyasal sorunu gizlediği veya bastırdığı ve bunun nasıl bir okumayla ortaya çıkarılacağıydı. Bu Jameson için aynı zamanda ütopik bir boyut veya uğrak içerebilirdi. Jameson böyle düşünüyor ve davranıyordu, çünkü onun içkin eleştirel yaklaşımına göre yapısalcılık basitçe yanlış, tarih-dışı bir yöntemden ibaret değildir; tarihsel olarak ortaya çıkmış söylemsel-kuramsal bir belirlenimdir ve Marksist bir eleştirinin onu ait olduğu tarihsel bütünlüğün bir parçası olarak alması ve tarihsel diyalektiği içine yerleştirmesi gerekir. Kısacası, tüm entelektüel hayatı boyunca metin okuması yöntemleriyle uğraşmış Jameson için nihai referans noktası Marksist anlatının belirlediği anlamda tarihti, ama onun tarih anlayışı asla yorum dışı bir referans gibi görülemez, yorumlamadan geçmek zorundadır ve ünlü “Her zaman tarihselleştir!” sloganı bu anlama gelir.

Jameson’a göre içinde yaşadığımız tarihsel dönemi “postmodernizm” olarak adlandırmak gerekiyordu. Bilindiği gibi, o bu terimi ilk kullanan Jean-François Lyotard’dan almıştı, ama bu tarihsel dönemin özelliklerinin anlaşılmasında Lyotard’dan ayrılıyordu. Ona göre postmodernizm, geç kapitalizmin (kabaca 1960 sonrası) tüketim toplumu aşamasına denk gelen egemen kültürel formasyondu.[4] Jameson hayatı boyunca bir kez bile, bu terimle özdeşleştirilen (ama kendileri bu terimi hiç kullanmamış olan) Derrida, Foucault, Deleuze, Barthes gibi düşünürleri bu terime dayanarak eleştirmedi. Elbette Derrida ve Barthes’ı yapısalcılık üzerine yazdığı Dil Hapisanesi (The Prison-House of Language) kitabında eleştirdi; ama bu bir eleştiriydi, suçlama veya saldırı asla değil.[5] Jameson’ınki, yapısalcılığı ve post-yapısalcılığı, kendisinin temel bir kavramı olan “tarihsel bütünlüğün” bir uğrağı olarak gören, onların içinden geçen, onları pozitif yönlerini özümseyen ve tarihsel diyalektik içinde sentezleyen bir yaklaşımdı.

Jameson kimseyi “postmodernizm” denen bir “suç” ile suçlamadı. Onu, tam da böyle yapan ve sadece bu düşünürleri değil, Stuart Hall’dan Gayatri Spivak’a pek çok Marksisti de “postmodernizm” ile suçlayan Terry Eagleton’dan ayıran en önemli fark sanırım buydu. Bu noktada Jameson’ın diyalektik bir kavrayış öneren tutumu, Fransız Marksist Henri Lefebvre’ün bu düşünürlerin yaptıklarını Marksist olarak yapmak gerektiğini öneren tutumuna benzer. Jameson’ın son kitaplarından biri olan Diyalektiğin Birleştirici Güçleri’ni dikkatle okursak, Jacques Derrida’ya yönelttiği eleştirilerin ne kadar özgül noktalarda olduğunu fark ederiz.[6]

Eleştirmek ve lanetlemek, ya da “siyasal bilinçdışı”

Tüm bunları Fredric Jameson’ın kuramsal konumuna katıldığım için söylemiyorum. Beğendiğim bazı fikirleri olmakla birlikte, Jameson’ın Hegelci ve tarihselci yaklaşımı katıldığım bir görüş değil. Buna rağmen Jameson’ın en çok üzerinde durmamız gereken kavramlarından biri olduğuna inandığım “siyasal bilinçdışı” kavramına kendi sorunlarımız açısından nasıl yaklaşılabileceğine dair bir düşünce ortaya atılabilir. Bugün Türkiye’de tam bir suçlama, lanetleme, hesap sorma ve cezalandırma kültürü içinde yaşıyoruz. Giderek otoriterleşen ve totaliterleşen sağ iktidarlarda bol rastlansa bile, bu aslında solun da ciddi ölçüde paylaştığı bir kültür. Başat terimleri, en çok kullandığı sözcükler adeta sürekli mahkeme salonuna gönderme yapan bir siyasal kültürün “bilinçdışı”nı eleştirel biçimde okuyabilir miyiz? Bu gemi azıya almış, neredeyse çıldırmış bir “ödipalizm” olabilir mi? En azından, Frantz Fanon’un “nevrotik koşul” dediği şeye biraz benzemiyor mu? Jameson’ın son çözümlemede bir eleştiri kültürü yaratmayı amaçladığını, en azından amaçlarından birinin bu olduğunu kabul ediyorsak, siyasal bilinçdışının bu semptomlarını okumaya çalışmak dünyamıza eleştirel biçimde yaklaşmanın ilk şartı olsa gerek.

 

NOTLAR

[1] Orhan Koçak, “Fredric Jameson: Kendi Kendini Yoldan Çıkarmak” K24, 26 Eylül 2024.

[2] Fredric Jameson, Marksizm ve Biçim, çev. Mehmet H. Doğan, YKY, İstanbul, 2023.

[3] Ideologies of Theory-Vol. 1: Situations of Theory (Minneapolis: University of Minnesota Press, 1988)

Ideologies of Theory-Vol. 2: Syntax of History (Minneapolis: University of Minnesota Press, 1988);

Siyasal Bilinçdışı, çev. Yavuz Alogan ve Mesut Varlık, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2011.

[4] Fredric Jameson, Postmodernizm ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı, çev. Cem Gönenç, Alfa Yayınevi, İstanbul, 2022;

Jean-François Lyotard, Postmodern Durum, çev. İsmet Birdal, BilgeSu Yayınevi, Ankara, 2014.

[5] Fredric Jameson, Dil Hapisanesi: Yapısalcılığın ve Rus Biçimciliğinin Eleştirel Öyküsü, çev. Mehmet H. Doğan, YKY, İstanbul, 2002.

[6] Fredric Jameson, Diyalektiğin Birleştirici Güçleri, çev. Bülent Doğan, İthaki Yayınları, İstanbul, 2015.

Yazarın Tüm Yazıları
  • adorno
  • Dil Hapisanesi
  • Diyalektiğin Birleştirici Güçleri
  • fredric jameson
  • Marksizm ve Biçim
  • postmodernizm
  • Postmodernizm Ya da Geç Kapitalizmin Kültürel Mantığı
  • Siyasal Bilinçdışı

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Unufak Devranyanlar:

Bir büyük aile hikâyesi

“Unufak, Türkiye’deki Ermeni hayatlarını kuşaklar, kentler, yaşam tarzları, karakterler arasında gezerek kateden müthiş bir panorama. '1915 nasıl yazılmalı' gibi ana bir edebiyat meselesine yeni ve güçlü bir yorum. Ayrıca ülke içinde taşradan İstanbul’a ve genel olarak Türkiye’den Batıya göçler üzerine pek çok hikâye ve düşüncenin bir toplamı.”

SÜREYYYA EVREN

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Joseph Conrad’dan Kemal Tahir’e

“Bu kitapta şekillenen eleştiri anlayışını şöyle özetleyebiliriz: Ham çıkarın, çıplak siyasal ve toplumsal gerçekçiliğin dolaysızca kendini gösterdiği metinlerde ideolojileri ve sınıfsal tavırları araştırmak, buna karşılık üslubun ve anlatımın kendi özerk dinamiğini kazandığı daha kıvamlı ve yoğun metinlerde Auerbach’ın yaptığı türden bir 'stilistik'ten yararlanmak.”

ORHAN KOÇAK
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist