Aglaya Veteranyi’nden sıradışı bir büyüme hikâyesi:
“Hep başka yerde yaşıyoruz”
“Romanın etkileyici, çarpıcı yanı, bence bir çocuğun zihin dünyasının, soru sorma biçimlerinin, nesneleri ve olguları birbirleriyle ilişkilendirmesini sağlayan kendine özgü muhakemesinin yetkin bir şekilde verilmiş olmasında.”
Romanın tiyatro uyarlamasından bir sahne. Hessisches Landestheater Marburg ile Royal District Theatre Tiflis'in ortak yapımı. Almanya, 2023 / Sağda: Aglaya Veteranyi.
Aglaya Veteranyi, Çocuk Neden Mısır Unu Lapasında Pişer’de çocuk anlatıcının ağzından Doğu Blokunun dağılmasından önceki yıllarda Romanya’dan Batıya kaçmış, sirkte çalışan bir aileyi anlatıyor. Romandaki aileyle Veteranyi’nin kendi ailesi arasında büyük paralellikler var. Onun ailesi de Çavuşesku’nun 1965’te iktidara gelmesinin ardından 1967’de Romanya’dan ayrılarak İsviçre’ye yerleşmiş. “Yerleşmiş” diyorum ama bu biraz da sözün gelişi, çünkü bir sirkte çalıştıkları için zaman zaman Avrupa’daki başka ülkelere ve Afrika’ya gitmişler. Romanda anlatılanlarla yazarın biyografisinin örtüşmesi nedeniyle, Veteranyi’nin yapıtının son yıllarda daha sık yayımlandığını (ve yazıldığını) gözlemlediğimiz otobiyografik roman türünde olduğu pekâlâ söylenebilir; gelgelelim yeni bir kitap değil bu, ilk kez yaklaşık otuz yıl önce, 1999’da yayımlanmış.
Romandaki ailenin hayatından söz ederken, göçmenliğin yanı sıra göçebelik de mutlaka vurgulanmalı. Yurtdışındalar ama sabit değiller; hareket halindeler. Haliyle, romanın küçük bir kız çocuğu olan anlatıcısının anlaması, anlamlandırması gereken kavramların başında “ev” geliyor. Evin neresi olduğu sorusuna iki yanıtı var onun: İlki Romanya; uzakta, çocukken ayrıldığı için pek az hatırladığı, ama akrabalarının yaşadığını bildiği, kendisine anlatılanlardan hayatın hayli zor koşullarda ve yoksulluk içinde sürdürüldüğünü bildiği sabit bir uzam. “KUYRUKTA BEKLEMEK EVDE BİR MESLEK,” diyor mesela [vurgu eklenmiştir]; ardından ekliyor, “İnsan yurtdışında beklemekten kurtulabiliyor.” (Bu cümleyi takip eden cümleyi anmamak olmaz: “Burada alışveriş için zaman değil, sadece para gerekiyor.”) Romanya’dan “ev” diye söz ettiğinde, bulundukları yer(ler) için “yurtdışı” diyor – şöyle çarpıcı bir şerhle ama: “Burada her ülke yurtdışında.”
“Göçebelik” ise çocuğun, “Hep başka yerde yaşıyoruz” cümlesiyle beliriyor. “Hep” kelimesi ile “yaşıyoruz” fiilindeki geniş zaman kipi sürekliliğin ifadesiyken, “başka” kelimesi süreksizliği ifade ediyor; bu yüzden belki de paradokstan ya da oksimorondan söz etmek gerekir, ama sonuçta anlatıcının ve ailesinin yaşadığı tam da bu!
Beri yandan, yurtdışındayken de kimi zaman “ev” diye andığı bir başka şey var: karavanları.
“Ama karavan evimiz. Karavanın kapısını olabildiğince az açıyorum ki, evimiz buharlaşıp gitmesin.
Annemin közlenmiş patlıcanları her yerde evdeki gibi kokuyor, hangi ülkede olursak olalım.” (s. 10)
Peşinden ekleyecektir; anne yemeklerinin kokusu her yerde aynı da olsa, “yurtdışında özlem yüzünden tadı farklı[dır]”. Gelgelelim, koku ve tat meselesinin onda ev özlemi uyandırmasının yanında, küçük yaşında çok önemli bir başka şeyi daha fark etmiştir.
“YURTDIŞI BİZİ BOZMAZ
BÜTÜN ÜLKELERDE AĞZIMIZLA YERİZ.” (s. 16)
Çocuk Neden Mısır Unu Lapasında Pişer
çev. Seda Tunç
İletişim Yayınları
Temmuz 2026
183 s.
Bu noktada belli belirsiz, bilinç yüzeyine çok da çıkmadan farkına vardığının, bedenin en ilksel “ev” olduğuna ve beden sınırlar aşsa da, “o” evin bizimle geldiğine dair bir sezgi olduğunu ileri sürmek çok mu abartılı olur?
Bir de “büyük evimiz” diye andığı üçüncü bir ev var; gelecekte yerleşeceklerini hayal ettiği ev. Şimdilik aile fertlerinin elinde, sadece bir gün bu evde kullanacakları düşüncesiyle topladıkları birtakım eşya mevcut – bunlar romanın anlatı zamanında “bol gazete kâğıdına sarılı bir şekilde, büyük bir bavulun içinde” durmaktalar.
Çocuğun dünyasında evin ya da yurtdışının karşılığını böyle ayrıntılı aktarmamın nedeni göçmenlik ya da göçebelik meselesinden ibaret değil; karşıtlıklara dayanan, kimi zaman paradoks halini alan bu durumları nasıl ifade ettiği onun bir şeyleri anlama ve anlamlandırma biçimlerine de iyi bir örnek. Çocuk Neden Mısır Unu Lapasında Pişer’in etkileyici, çarpıcı yanı, bence bir çocuğun zihin dünyasının, soru sorma biçimlerinin, nesneleri ve olguları birbirleriyle ilişkilendirmesini sağlayan kendine özgü muhakemesinin yetkin bir şekilde verilmiş olmasında – bu sonuncuyu, muhakemeyi muhayyileyle iç içe geçen muhakeme diye anmak belki daha doğru olacaktır. Romandaki yaşantılar da hiç kuşkusuz sıradışı ama Veteranyi’nin bir çocuğun –ilerleyen sayfalarda ergenliğinin ilk yıllarındaki bir genç kızın– kendisine ve dünyaya bakışını aktarmak için yeğlediği anlatma tarzı, üslubu romanın asıl güçlü yanını oluşturuyor.
Anlatılanlarla (başka bir deyişle çocuğun ve ailesinin yaşantılarıyla) onun anlatma tarzı arasındaki bağı da göz ardı etmemek gerekiyor. Düzgün bir okul (hatta aile) eğitimi almayan çocuğun sıradışı bir hayat süren yetişkinlerin dünyasını çok yakından gözlemleyebilmesi, yetişkinlerin de çok zaman yanlarında bir çocuk bulunduğunu pek de önemsemeden konuşmaları, onu normalde çocukların dünyayı, hayatı anlamaya çalışırken sordukları olağan soruların ötesindeki sorularla cebelleşmek zorunda bırakıyor. Bu nedenle, gördüğü, tanık olduğu yahut bizzat yaşadığı durumlar, olgular, yaşantılar hakkında kendi muhakemesi dışında referansları oldukça az ya da yarım yamalak. Anlayabilmesi ve ifade edebilmesi için onun kapatması gereken mesafe oldukça geniş – bu, duyumların peşinden giderek, hayal gücüyle, bir şeyleri başka şeylere benzeterek, çağrışımları takip ederek kapatmaya çalışacağı (ama kapanmayan) bir mesafe. Veteranyi’nin anlatısının dilinin, üslubunun doğduğu yer de burası.
Sözünü ettiğim mesafenin artmasına, alanın genişlemesine neden olan bir etmen de çocuğun farklı kültürlerin, alışkanlıkların karşı karşıya geldiğine, kesiştiğine sürekli tanık olması. Din, ölüm gibi konular zaten ziyadesiyle kafa karıştırıcıyken, inançların farklılığı onun zihninde bunlara dair soruların daha da artmasına neden oluyor. Yahut ev-yurtdışı karşıtlığının çok boyutluluğu da, benzer biçimde, önceden verdiği yanıtları kimi zaman boşa düşürebiliyor. Evi fakirlikle, yurtdışını daha varlıklı hayatlarla ilişkilendirmişken, Afrika’ya gittiklerinde –orası da yurtdışı olduğu halde– “Romanya’daki kadar fakir insanlar” bulunduğunu görüyor. Peşinden, Afrika’da tanık olduğu ayrımcılıktan ötürü, kendi durumlarının Afrika’dayken bile evdekinden daha iyi olduğu sonucuna varıyor. Bir başka karmaşa da şu: Anadilinin dışındaki başka bir dilin, bilmediği bir dilin yaygın kullanıldığı “yurtdışında” yaşarken, babasının anadilinin de annesininkinden farklı olduğunu öğreniyor; bu bilgi onun yarım yamalak inşa ettiği kavramlar düzeninin (denkleminin) de her daim geçerli olmadığını gösteriyor ona. Oysa olguları, yaşantıları genellikle karşılaştırarak, yan yana ya da karşı karşıya getirerek, denklemler kurarak, tasnif ederek kavrayabiliyor; bu gibi ayrıksı haller şaşkınlığa ve önceki muhakemesinden kuşku duymasına yol açıyor. Bununla birlikte, onun bu sıradışı anlama çabası, yetişkinlerin olağan kabul ettiği birçok şeydeki saçmanın (başka bir deyişle, gerçekliğin en can alıcı yanının) da görünür olmasını sağlıyor.
Roman boyunca anlatıcı çocuğun yalan yanlış nedensellik ve bağlantılarla dünyayı anlamaya çalıştığı zihninin içinde olduğumuz söylenebilir; onun gözüyle görüyor, onun muhakemesine tanık oluyoruz. Bir örnek: Afrika’dan söz ederken kurduğu “Durumumuzun burada evdekinden daha iyi olduğunu anladım” cümlesini, “Yine de annem kısa süre sonra hastaneye kaldırıldı. Safrakesesinde taş varmış” cümlesi izleyebiliyor. “Yine de” demesinden anlıyoruz ki, alakasız iki durum arasında zihninde bir nedensellik kurmuştur; ne ki, bu neden-sonuç bağının geçerli bir bağ olmadığını şaşkınlıkla kabul etmek zorundadır. Ya da benzer bir mantık, şöyle bir bağlantıda da karşımıza çıkarabiliyor. “O iyi bir insandı! Kanserden ölmüş olamaz.”
Anlatıcı çocuk, kendi hayatlarının yaşadıkları ülkedeki yerleşiklerin hayatlarından oldukça farklı olduğunu gördüğünde, bu farklılıkları örtbas etmesi, en azından onun bildiği, gördüğü kertede büyük farklılıklar olduğunu saklaması gerektiğini düşünüyor. Bu, yetişkinlerce de ona salık verilen bir şey – geneldekilerden, çoğunluktakilerden farklı olanın tehdit altında olduğu, azınlıktakinin tehlikelere maruz kalabileceği, daha çok annesinin kaygı dolu, korumacı tutumunun ve sözlerinin satır aralarından çocuğun zihnine aktarılan bir “bilgi”. Çocuğun bunlara karşı kurduğu savunma mekanizması da haliyle oldukça sıradışı: Sakınmak ama saklanmamak; aksine, kendisini açık etmek, ama yanlış şekillerde.
“EN ÖNEMLİ ŞEY
Başkalarından sakınmak.
Kimsenin bizimle alay etmesine fırsat vermemek için onlara gerçeği söylememek.
İnsanlar, benim farklı olduğumu fark etmiyor, hakkımızda hep yeni hikâyeler uyduruyorum, biz hiç kimseymişiz ve hiçbir şey yaşamamışız gibi düşünmesinler diye.” (s. 60)
Belli ki, sürdürdükleri hayatın çevrelerindeki başka insanların olağan yaşantılarından farklı olması, kendisinde de “hiç kimse” oldukları, olabilecekleri hissi yaratmıştır. Dışarıya karşı kurduğu koruma kalkanı aynı zamanda kendisine dönük olarak da iş görüyor olsa gerektir; ya da öyle olmasını umduğunu düşünebiliriz. Şu hususu da belirtmek şart; anne ve babasının, karşı cinsten başka insanlarla kurdukları yakınlıklara da tanık olmaktadır; ya da bunlara dair bir şeyler kulağına gelmekte, bunlar onun yanında da konuşulmaktadır; dolayısıyla meseleleri, olguları anlatıcı için daha da çapraşık hale getiren etmenler arasında bunu da saymak gerekir.

Mülteci olmanın aykırılıklarına, bir de sirkte (ve hayli sıradışı bir ailenin ferdi olarak) yaşamanın olağandışılıkları eklendiğinde, yetişme çağındaki çocuğun iç dünyasının nasıl olduğu az çok tahmin edilebilir. Hiç kolay bir hayat değildir sürdürdüğü; yazı boyunca ifade etmeye çalıştığım birçok zorluk (göçmenlik, göçebelik, aile hayatındaki sorunlar, kültürel çatışmalar), bizatihi büyümenin zorluklarıyla üst üste gelmiştir. Bunları anlamlandırmasının yanı sıra, bu zorluklarla baş ederken bir yandan da gündelik hayatını sürdürmesi gerekiyordur. Keza, herkes gibi onun da yapmak ve yapmamak istedikleri vardır.
Sirkteki hayatın o yaştaki bir çocuk için büyüleyici olacağı düşünülebilir; oysa anlatıcı için büyüleyici olmaktan çok korkutucudur, çünkü annesi saçlarından çekilerek asılan, çocuğun deyimiyle “çelik saçlı” bir kadındır ve yaptığı gösteride düşmesi, ölmesi ya da sakat kalması her an ihtimal dahilindedir. Her gösterisinde annesini kaybetmekten korkması, buna kendince çözümler aramasına, hayal etmesine neden olur.
Annesiyle babasının ilişkisinin de oldukça çetrefilli olduğundan söz ettim. Bunun sonucu olsa gerek (göçmenliğin, göçebeliğin zorlukları da düşünülmeli), anlatıcı, ablasıyla beraber, bir süre anne-babasından ayrılarak yatılı okula gitmek zorunda kalır. Bilmediği bir dilde eğitim verilen, disiplinli bir okula. Daha önce herhangi bir eğitim almamış çocuğun düzenine, kurallarına alışmasının hiç kolay olmadığı, çevresi karlı dağlarla çevrili bu okulla ilgili bize söyledikleri de, onun hem dışarıya hem de içeriye bakışının ve ifade tarzının çarpıcı bir başka örneği.
“Ablam diyor ki, bu ev bir yurt.
Burada çok şişmanlamak gerekiyor yoksa dağlar insanı ezip geçer. Ve ısınmak için bir sürü deriye sahip olmak lazım.
DERİMİ YERE DÜŞÜRÜYORUM.” (s. 82-83)
Bir zaman sonra annesi gelip kızını okuldan alacaktır. Anlatıcı, onu romanın başında tanıdığımıza göre büyümüştür ve sirk ya da benzeri gösteriler dünyasında o da sahnededir artık. Aynı zamanda, henüz ergin olmamasına rağmen, erkeklerde cinsel ilgi uyandırmaktadır. Dolayısıyla, anlaması gerekenler, sakınması gerekenler, çözmesi gerekenler, yapmak istedikleri artmıştır; daha da artmaktadır.
Veteranyi’nin romanı sıradışı bir büyüme hikâyesi; yaşadığı, karşılaştığı üst üste gelmiş olağanüstü zorluklar nedeniyle gerçeklikle farklı biçimlerde bağ kuran bir kız çocuğunun büyümesinin hikâyesi. Gerçeklikle bağ kurarken, aklının yanında hayal dünyası da sürekli işin içinde; çünkü sirkin başlı başına bir hayal dünyası olmasının yanında, ülkelerinden kaçmış annesiyle babasının anlattıkları, yaptıkları göçmenliğin, göçebeliğin sert gerçekliğini hayallerle kabul edilebilir kılma çabası. Ne ki, hayallerin devrede olması kimi zaman gerçekliği daha sivri ve acıtıcı hale de getirebiliyor.
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 33
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Alelade Bir Cinayet / Bizum Rize / Hangi Liberal Demokrasi / Hayata Dair Şeyler / İkinci Beden / Medusa’nın Gözleri / Savaş / Sınıfı Anlamak / Tanpınar’ı Okudukça Okuyorum / Uyuyan Hatıralar