Affetmenin Politikası
Feryal Saygılıgil'in derlediği Affetmenin Politikası, önümüzdeki günlerde Dipnot Yayınları tarafından basılacak. Affetmenin, bağışlamanın imkânını ya da imkânsızlığını tartışan yazılardan oluşan kitabın Feryal Saygılıgil tarfından kaleme alınan Giriş bölümünü Tadımlık olarak sunuyoruz.
Edvard Munch, Kırmızı ve Beyaz, 1899-1900 (ayrıntı)
Affetmek üzerine bir kitap hazırlama fikri, Işıl Çoklar’ın doktora tez[1] jürisinde bulunduğum sırada zihnimde belirdi. Affetmenin mümkün olup olamayacağını ya da hep kalacak bir sızının gölgesinde hangi koşullarda mümkün olabileceğini, bağışlamak, özür dilemek, affetmek kavramlarının ne anlama geldiğini daha çok düşünmeye ve bu kitabın bazı yazarlarıyla da tartışmaya başladım.[2] O günlerin sonrasında küçücük bir umut gibi kendini gösteren Çözüm Süreci’nden[3] geçildi ve ardından ucu bucağı görünmeyen karanlık günler geldi: Acısını hâlâ çok derinden hissettiğim sevgili yoldaşım, arkadaşım Murat Yurtgül’ü ve sevgili öğrencim Hatice Ezgi Sadet’i de kaybettiğimiz Suruç katliamı, sonrasında yaşanan Ankara katliamı, Cizre Bodrumları, Barış için imza ve KHK süreçleri… Bütün bu olan bitenden, acı ve zulümden sonra benim için affetmek gitgide anlamsızlaşsa da “Affetmek” üzerine düşünmekten hiç vazgeçemedim.
Yakın tarihimizde, 2015-2016 yılları arasında Cizre’de, Silopi’de, Sur’da, Nusaybin’de, İdil’de yaşananları, buralarda ilan edilen sokağa çıkma yasaklarını, on binlerce insanın evlerinden göçe mecbur bırakılmasını, tanık olduğumuz insanlık dramlarını birkaç cümleyle ifade edebilmek hiç ama hiç kolay değil. Zorunlu göçe maruz kalan insanların beş yüz bini geçtiği söylenmekteydi. Bu süreçte yaşanan çatışmalar nedeniyle üç bin altı yüz otuz sekiz kişinin yaşamını yitirdiği kayda geçti.[4] Ayça Söylemez’in Bianet'teki 18 Şubat 2016 tarihli haberinde HDP Şırnak Milletvekili Faysal Sarıyıldız’ın, yetkililerin açıklamasını yalanlayan sözleri yer alıyordu: “Cizre’de halen yasak sürdüğü için insanların öldüğü bodrum katına, o mahalleye gidip bakamıyoruz. Binalardan iş makineleriyle cenazeler çıkartılıyor, diğer çıkarılanlarla birlikte Dicle Nehri kenarına götürülüyor. Binaları kökten temizlemeye çalışıyorlar. Devlet delilleri yok etmeye çalışıyor.”
Keskin nişancılar tarafından 8 Ocak 2016’da Sur’da vurulan on yedi yaşındaki Rozerîn’in annesi Fahriye Çukur da, Vecdi Erbay’ın 20 Şubat 2016 tarihli yazısında “Ne zaman bitecek bu savaş? Bu abluka ne zaman kalkacak? Ne zaman gidip çocuklarımızı alacağız?” diye soruyordu.
Barış İçin Kadın Girişimi’nin hazırladığı Kadınlar Cizre ve Silopi’yi Anlatıyor isimli videoda (9 Kasım 2015 tarihli) ise Cizreli bir kadın, “Ne yapacaksın dilimi mi keseceksin? Bu dil bana annemin karnında verilmiş. Ben Türkçe bilmiyorum. Zorla mı Türkçe, Türk yapacaksın? Ben Kürdüm. Kürt olduğumuz için ölelim mi?” diye dayanışma için oraya giden kadınlara soruyor; “artık kimse ölmesin. Biz çocuklarımızı öldürsünler diye büyütmedik… Sesimizi, sözümüzü iletin, siz bizim sesimiz olun” diye özellikle vurguluyordu.
Acıyı bizzat yaşayanların resmî açıklamaların gerçeği yansıtmadığına yönelik aktarımları tam da hakikat üzerine düşünmemiz ve de hakikatten asla vazgeçmememiz gerektiğini hatırlatıyor.
Jînda Zekioğlu’nun yazdığı Derve’de (Dipnot Yayınları, 2020) Gule şöyle isyan ediyordu:
“Ben de istiyordum eşimle güzel günler geçirmeyi. Çocuklarımızı birlikte büyütmeyi. Ama ben çocuklarımı, mürüvvetini görmeden toprağa vermiştim. Hakkım mı değildi? Kimin hakkı peki? Kötü biri miydim? Kim iyi peki?
Hangi hayatı yaşadığımı bilmiyorum.
Birini sevdim, eşim oldu. Kaybettim, yarım kaldım.
Çocuklarım doğdu, anne oldum. Kaybettim, yarım kaldım.
Kürt doğdum, şehrim yıkıldı. Kaybettim, yarım kaldım.
Kim olduğumu dahi bilmiyorum.
Hayat mı denir şimdi buna?” (Derve, s. 258)
Etel Adnan savaşın erkek ve kadınlar için başka türlü yaşandığından söz eder. Ona göre, Lübnan iç savaşı patlak verdiğinde, erkekler bunlara siyasi bağlılıkları ve ideolojileri doğrultusunda Baascı, Nasırcı ya da Falanjist partilerin hangisine üye ve yakın duruyorlarsa ona göre tepki verirler. Kadınlar ise gündelik yaşam üzerine düşünmek zorundadırlar. “Bir ev havaya uçurulduğunda, erkekler, ‘bir evi havaya uçurdular, ev gitti’ der. Ama bu haberi duyan bir kadın, o eve verilen emeği, evin kadınının o evde temizlikle, yemek pişirmekle, çamaşır yıkamakla geçirdiği bitmez tükenmez saatleri aklına getirir… Erkeklerden savaşa yol açan fikir uğruna savaşmaları hatta bu uğurda can vermeleri beklenirken kadınlar, yaşanan felaket için feryat eder. Bunlar neredeyse iki farklı görev gibidir” (Etel Adnan, Duvar Dergisi, S. 4, Eylül-Ekim 2012). Bütün bu sürecin aktörleri erkekler gibi görünür. Oysa onların etkinliğinin doğası yalnızca zaman ve mekân (sınırlar) bağlamında değerlendirilebilir. Sınırları koyanlar da erkekler değil midir zaten? Butler, “sınır farklılar arasında aracılık yapar, kendi ayrılığımda sana bağlı olduğum bir müzakeredir” (Savaş Tertipleri, çev. Şeyda Öztürk, YKY, 2015, s.48). Sen olmadan “Ben”in hiçbir anlamının olmamasıdır. Hayatta olmamın tek nedeni senin de olmandır. Karşılıklı olarak bağımlı olmamızdır.
Derleyen Feryal Saygılıgil
Katkılar: Ali Çakmak, Cansu Muratoğlu, Fatmagül Berktay, Feryal Saygılıgil, Hatice Çoban Keneş, Hülya Dinçer, Işıl Çoklar Okutkan, İlkay Özküralpli, Kayuş Çalıkman Gavrilof, Nesrin Uçarlar, Nimet Altıntaş, Umut Tümay Arslan, Sare Öztürk, Sevilay Çelenk, Sibel Kır, Tanıl Bora
Dipnot Yayınları
Ekim 2023
Hannah Arendt, Sorumluluk ve Yargı'da (çev.: Müge Serin, Sel Yayıncılık, 2018) insana dair çok önemli bir çıkarsamada bulunur: “İnsan tam da kendi güçsüzlüğünü kabul edebildiği için, geriye kalan son gücünü ve direncini en umutsuz koşullar altında bile koruyabilir” (s. 45). Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu duyarlılık yoluyla bilmenin bir biçimi olarak (s. 101) “vicdan” ı tartıştığı eserinde, sorumlulukla ilgili de en önemli ayrımın insanın “bunu yapamam” demesi, “bunu yapmamam gerek” dememesi (s. 75) olduğunu dile getirir. Kitabın ilerleyen sayfalarında “irade” üzerinden bu durumu daha açık bir biçimde ifade eder: “Bazı şeyleri yapamam çünkü bu şeyleri yaptıktan sonra kendimle beraber yaşamam artık mümkün olmayacaktır” (s. 92). “Kişisel olmayana geçiş, ancak yalnızlıkta mümkün olan, ender görülür nitelikte bir dikkatle gerçekleşir. Sadece fiziksel değil aynı zamanda ahlaki bir yalnızlık da gerekir” (Simone Weil, Kişi ve Kutsal, çev.: Murat Erşen, VakıfBank Kültür Yayınları, 2019 s. 25). Weil’e göre, düşünme etkinliğini çok önemseyen Arendt, Platon’dan feyz alarak “kendimle aramdaki sessiz diyalog” eylemini çok önemser (Kişi ve Kutsal, s. 146).
İnsanın kendisiyle yaşaması, yüzyıllardır filozofların üzerine düşünmekten vazgeçmediği bir mesele. İnsanın öncelikle kendisiyle karşılaşmayı göze alması kaçınılmaz. Ancak bu uğraşının ilk koşulu samimiyet olsa gerek. Kendine karşı samimiyet. Bu da sanırım bu dünyada tek ve en özel olmadığımızı, tesadüfen bu gezegen üzerinde diğer canlılar gibi yer aldığımızı kavramakla ilgilidir. Bu kavrayışı oluşturmak da aşama aşama kendi içine dönmek, acı çekmek, kendindeki başkalaşımı keşfetmek ve de gerçekten samimiysek içine kapanmak değil genişlemek anlamını taşır.

Yemek, barınma, eğitim, sağlık, ifade özgürlüğü, güvenlik hakkı; bütün bunların kimler için olduğu sorusu oldukça anlamlı ve önemli bir sorudur. Kırılgan ve güvencesiz olanların, yani belirli bir topluluğun ekonomik ve toplumsal olarak mağduriyet yaşadığı, yaralanmaya, açlığa, hastalığa, yerlerinden edilmeye, yoksulluğa, şiddete, hapsedilmeye, ölüme maruz kalabildiği politik bir duruma tekabül eden yaşam haklarının ihlal edildiği düzende, sığınacakları yer neresi olabilir? Bütün bunlardan kaçarak başka bir “yer” edinmek, sığınmak mümkün müdür ? Dolayısıyla Butler’ın sorusuna geri dönersek: “Ulus devlete sığınarak şiddetten korunmak, ulus devletin ustalıkla yönlendirdiği şiddete maruz kalmaktır, dolayısıyla şiddetten korunmak için ulus devlete başvurmak tam da potansiyel bir şiddeti başkasıyla değiştirmektir” (Savaş Tertipleri, s. 32). Buradan hareketle, nasıl bir direnişten güç alarak siyaset geliştirilmelidir?
Hakikati öğrenmek için mücadele etmeden direniş imkânlarını geliştirmek zor. Güç aldığımız yer hakikate kavuşma umudu. Yaşanılan durum karşısında hakikati öğrenmek, araştırmak, bunu ifade etmek zorunlu ve insan olmanın gereği. Said’in, Chomsky’nin çağdaşı, mücadele içinde gerçek bir dost, Pakistanlı düşünür İkbal Ahmet’e göre, “Hakikat yinelenmelidir. Hakikat birden çok kez söylendi diye bayatlamaz. Bu nedenle onu yinelemek gerekir. Kimin dinleyip dinlemediğini dert etme. Chomsky, medyada ve öteki iktidar kurumlarında hakikati bir kez söylemenin yeterli olmadığını biliyor. Aynı noktayı kanıtlamak için farklı olguları yinelemeye devam etmek zorundasın” (İkbal Ahmet, İmparatorluğa Meydan Okurken, çev. Utku Özmakas, Zoom Kitap, 2016, s. 28). Dolayısıyla yinelemekle hatırlamak ve unutturmamak da söz konusu olur. Said’e göre aydın ilişki kurduğu her şeyi sorgulama, peşinen kabul etmeme sorumluluğunu taşıyan, her zaman ‘erk karşısında hakikati konuşma’ ödevi olan insandır (Emrah Göker, “Hemderdimiz Edward Said”, Toplum ve Bilim, sayı 99, Kış 2003/2004, s. 14).
İkbal Ahmet direnmek, mücadele etmek ve keşfetmek arasında bir bağ kurar. Ona göre, “Direnmezseniz, mücadele etmezseniz, keşfedemezsiniz. En az başka insanlar kadar insan olduğunuzu keşfedemezsiniz” (s. 23). Kapitalizmin dinamiklerinden biri olan açgözlülüğü perçinleyen tüketim kültüründe “acı yok sayılıyor” (John Berger-Yücel Göktürk, İstanbul’dan Gelen Telefon, Metis Yayınları, 2016, s. 20). Başkalarının acısına bakmamamız öğretiliyor. Çünkü başkası bizi, bizim olanları tehdit edendir. Sara Ahmed, “birinin acısına karşılık vermenin etiği bilemeyeceğin ya da hissedemeyeceğin bir şeyin tesirinde kalmaya açık olmayı gerektirdiğini (Duyguların Kültürel Politikası, çev.: Sultan Komut, Sel Yay., 2015, s.46) söyler. Başkasına açık olmak, başkasının derdini kendi derdin olarak bilmeyi de zaruri görür. Bu da yine İkbal Ahmet’in dediği gibi risk almayı gerektirir. “Yaşamın ve öğrettiklerimin hepsinin iki temel ilkesi olduğunu düşünüyorum: Eleştirel düşünmek ve riskler almak” (s. 68). Ahmet’e göre eğer riskler almazsak ortak iyiye hizmet edemeyiz.
Kendimizi kendimize açarak güçsüzlüğümüzü görebildiğimize, ancak bundan sonra kendimizle iç rahatlığıyla yaşayabileceğimize, diğerini görmenin yollarını herkesin kendi meşrebince bulabileceğine dair umudu yitirmemek gerek. Solnit’in uyarısını da yabana atmadan: “Kendini başkasının yerine koyarak hissetmenin tehlikeleri öyle korkutucudur ki, birçokları vazgeçer bundan ve yolundan dönmeyi haklı gösterecek ayrıntılı hikâyeler geliştirirler. Sonra da büzüşmüş olduklarını unutuverirler. Şöyle ve böyle çoğumuz yaparız bunu” (Rebecca Solnit, Yakındaki Uzak, çev.: Müge Karahan, Mehmet Öznur, Encore Yayınları, 2015, s. 114).
Cizreli kadınlar “bağırarak, zılgıt çekerek” sesleriyle hakikati sağır kulaklara duyuruyorlardı. Sadece kendileri için değil insanlığını unutmuş birçok kişinin kendisini keşfetmesi için haykırıyorlardı. Böylece hafızamıza unutmamamız gerekenleri nakşediyorlardı. Ricoeur’un tanımında, “af, hafızanın, tarihin ve unutmanın ortak ufkunu oluşturur. Hep geride kalan bu ufuk ele geçirilmekten kaçar ve affı zorlaştırır, vermesi ve alması zor olsa da imkânsız değildir. Af, suç ile affetme kutuplarının arasındaki orantısızlıktan kaynaklanır. Bu dikey ve seviye farklılığından gelen bir dengesizliktir; suçun derinliği ile affın yüceliği arasında bir uyumsuzluk bulunur” (Aktaran, Saime Tuğrul, Yitik Bellek, Yas Kimlik Yüzleşme, Dipnot Yayınları, 2021).
Tam da buradan, bu dengesizlikten, uyumsuzluktan başlayarak kitabın yazarları metinlerinde affetmenin, bağışlamanın imkânı ya da imkânsızlığını tartışıyorlar. Affetmeyi, bağışlamayı, özür dilemeyi, helalleşmeyi, siyasal bağışlamayı, bağışlamanın kederini, politik af ve politik özür dilemeyi, genel af ve özel affı, onarıcı adaleti, hukuki af düzenlemelerini, politik bir enstrüman olarak affı, modern siyasetle af ilişkisini, yas tutmayı, geçmişle yüzleşmeyi, yaralarımızı, yaşamı savunmayı, oyunbozanlığı, sükûtu, uzlaşmayı, direniş imkânlarını, umudun ve hıncın birlikteliğini çeşitli veçheleriyle, kavramsal ya da öznel olarak, tarihsel süreçler içinde masaya yatırıyorlar. Tek tanrılı dinlerde bağışlama, ırkçılık ve soykırım politikalarına rağmen affetmek, geçmişle hesaplaşma ve toplumsal barışın inşasının kesiştiği yerde af pratiklerinin durduğu yer ve bu pratiklerin hangi işlevi yerine getirdiği ya da getiriyor mu sorusunu tartışmak, affetmenin devletin ekstra cezalandırma/cezasız bırakma politikasının inşasındaki rolü, 24 Nisan 1915 felaketine tanıklık ettikten sonra barışmanın imkânı ya da imkânsızlığı, Karin Karakaşlı’nın metinleri üzerinden “özür dilemeyi” ele almak, iklim adaletine affetmek üzerinden bakmak ve yaşamı savunmaktan vazgeçmemek, erkek şiddetine karşı kadınların bir araya gelmesi ve isyan etmesinin önemi, politik uzlaşma ve dünyada bir arada yaşamayı öğrenmemizin zorunluluğu, geleceğe ilişkin umudun nasıl mümkün olabileceği tartışılan konular arasında. Yazarlar, konuşabilmemizin imkânlarını anlamaya ve bir anlamda da yaratmaya çalışıyorlar.
Affetme, bağışlama, özür dileme kavramları üzerine düşünürken ve metnin politik çerçevesini çizerken ağırlıklı olarak Derrida, Ricoeur, Arendt, Améry, Jankélévitch, Butler, Ahmed, Nichanian gibi düşünürlerle birlikte tartışmak gerekiyor. Yazarlarımızın birçoğu da bu düşünürler çerçevesinde “affetmek”i ele alırken bir fikir, kişisel bir tavır olarak affetmek ile zaman zaman alınması zorunlu olan siyasal tutumlar arasındaki gerilim ve çakışmasızlık da söz konusu elbette. Bu nedenle yazılar felsefe, ilahiyat, psikoloji, hukuk, siyaset felsefesi ile bugünün siyasal sorunları ve Türkiye’nin yakın tarihiyle iç içe geçen af meselesi arasında gidip gelmekte.
Yukarıda adı geçen düşünürlerden yola çıkarak “bağışlamanın unutmak olmadığını” (Derrida), bağışlamanın “ısmarlama unutuşa” hizmet ettiğini (Ricoeur), “kötülülüğün” de bağışlama kadar güçlü olduğunu (Jankélévitch), “cezalandırılamaz olanın bağışlanamayacağını, bağışlanamaz olduğu düşünülenin de cezalandırılamaz olduğunu” (Arendt), “bağışlamakla özgürlük arasındaki ilişkiyi” (Arendt), “hınç etiğini” (Améry), “felaketi tanıklığın değil edebiyatın anlatabileceğini” (Nichanian), “yaralarımızı” (Ahmed), “yaralanabilirliğimizi ve bunun temelinde kurulan yaşamın dönüşümüne dair imkânların peşine düşen bir zeminde kurulan sorumluluğumuzu” (Butler) metinlerinde açımlayarak, tartışıyor yazarlarımız.
Kitabın yazarlarına büyük bir özen ve özveriyle metinlerini kaleme aldıkları için minnettarım. Emirali Türkmen’e, bu kitap fikrinden söz ettiğimde heyecanıma ortak olduğu ve beni yüreklendirdiği için çok teşekkür ederim.
Kitabın küçük de olsa birbirimizi duyabileceğimiz ve konuşabileceğimiz bir pencere açabilmesi ümidiyle…
Feryal Saygılıgil
Teşvikiye, Ocak 2023
NOTLAR:
[1] Bkz. Kişilik Özellikleri ile Bağışlama Eğilimi Arasındaki İlişkinin İntikam Güdüsü ve Adalete Duyarlık Temelinde İncelenmesi (2014).
[2] Özellikle Ali Çakmak, Sevilay Çelenk ve İlkay Özküralpli başından beri böyle bir çalışma yapmak fikrimi ve aklıma takılan soruları tartıştığım arkadaşlarımdı. Zihnimde bu çalışma berraklaşmaya başlayınca, başta Hatice Çoban Keneş olmak üzere bu kitapta yer alan diğer yazar arkadaşlarımla da düşüncelerimi paylaştım. Onlar da sağolsunlar teveccüh gösterdiler ve kitapta yer almayı kabul ettiler.
[3] 16 Temmuz 2014’te Resmi Gazete’de Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun adıyla yayımlanarak kanunlaşmıştır. Bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Çözüm_Süreci
Önceki Yazı
İTALİK ÖNERİLER-11:
Frankfurt Kitap Fuarı yaklaşırken...
Sach Lexion des Buches / Bucherstellung / Die Geschichte der Anderen Bibliothek in Gesprachen / Kitap Nesnesi Nesne Olarak Kitap / İslam Klasiklerini Yeniden Keşfetmek / Cağaloğlu’nda Bir Yayıncı Portresi: Ebubekir Erdem / Genç Editör ve Eleştirmenin Not Defteri
Sonraki Yazı
İki Kore’nin Birleşmesi:
Hayata dair fragmanlar
“İki Kore’nin Birleşmesi, merkezinde 'aşk' ve 'ayrılık' fikrinin yattığı, her aşkın nihayetinde bir ayrılık ile sınanacağı düşüncesi üzerine kurulu bir oyun. Oyun, Lacan öğretisinin üç temel unsuru olan 'gerçek', 'imgesel' ve 'simgesel' örgüsü üzerine kurulu olarak ilerler.”